02 Ocak 2009

Baş boyun kanserlerinde olası yayılımın değerlendirilmesi

Baş boyun bölgesinde kanser olan hastalarda, hiçbir klinik yahut radyolojik belirti olmaksızın, %30'a varan oranlarda gizli metastazlar bulunabilmektedir. Tanı anında hangi hastaların bu %30'luk bölüme dahil olacağını bilmek olası değildir. Hastaların tamamının boyunda yayılımı varmış gibi tedavi edilmesi ise, hastaların %70'inin gerektiğinden daha ağır şekilde tedavi edilmesi, dolayısıyla daha fazla komplikasyona maruz kalması anlamına gelecektir. Clinical Otolaryngology dergisinde yayınlanan Goodyear PWA ve arkadaşlarının çalışmasına göre tümör dokusunun protein içeriği açısından analizi, gelecekte bu probleme ışık tutabilir. Araştırmacıların kısıtlı sayıda örnek üzerinden elde ettikleri sonuçlara göre, boyuna yayılım olan hastalarda heat shock protein 90, T complex protein 1 gamma, Bromodomain PHD finger protein 3 and lactate dehyrogenase A proteinlerinde artış, thymidine phosphorylase proteininde ise azalma tespit edilmiştir.
DOI: 10.1111/j.1749-4486.2008.01843_5.x

31 Aralık 2008

Sağlıklı Yıllar

Yeni yılın tüm hastalara ve meslektaşlarıma önce sağlık; beraberinde huzur, mutluluk ve başarı getirmesini dilerim.
Saygılarımla.
Doç.Dr. Haldun OĞUZ 

22 Aralık 2008

Kordektomi Sınıflaması

Avrupa Laringoloji Derneği (European Laryngological Society) tarafından tanımlanan güncel kordektomi sınıflaması şu şekildedir:
 
I subepitelyal
II subligamental
III transmuskuler
IV total
Va genişletilmiş (karşı kord)
Vb genişletilmiş (aritenoid)
Vc genişletilmiş (ventriküler fold)
Vd genişletilmiş (subglottis)  
VI anterior komissür kordektomi

19 Ağustos 2008

Damak cerrahisinin zamanlaması ve konuşma üzerine etkisi

Cleft Palate Craniofacial Journal dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, sendromik olmayan yarık damak hastaları, damak cerrahisinin yapıldığı zaman ve konuşma sonuçlarına göre karşılaştırılmıştır. Buna göre cerrahi sırasında daha küçük olan ve daha az sözcüksel gelişime sahip hastalarda, 3 yaşına gelindiğinde daha iyi konuşma sonuçları elde edilmektedir.
doi: 10.1597/06-244
--
Doç.Dr. Hâldun OĞUZ

12 Ağustos 2008

Laringofaringeal Reflü Hastalarında Özefagogastrik Bileşke Anormallikleri

Gastroözefageal reflü (GÖR) hastalarında, hastalığın ciddiyeti ile orantılı olarak, özefagogastrik bileşke distorsiyonunun mide kardiyasında kalıcı dilatasyona yol açtığı bilinmektedir. Laringofaringeal reflü (LFR) hastaları ile gastroözefageal reflü hastalarında kardia çevresini, hiatal herni varlığı ve boyutunu, özefajit-Barrett özefagus varlığını karşılaştıran bir çalışma yapılmıştır. 113 hastada yapılan bu çalışmanın sonucunda kardia çevresi ve Barrett görülme sıklıkları arasında fark olmadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, LFR hastalarında, şikayetler GÖR hastalarına göre farklılık göstermekle birlikte, hastalar GÖR hastalarının karşı karşıya bulunduğu hastalığın gizli ilerlemesi ve kanserin geç tanısı risklerini taşıdığı yorumu yapılmaktadır.
--
Doç.Dr. Haldun OĞUZ

13 Haziran 2008

Ağrı kesici ilaçlar ve Hipertansiyon

British Medical Journal (BMJ)'ın 14 Haziran 2008 sayısında yayınlanan bir nota göre, sık kullanılan ağrı kesicilerden birisi olan Parasetamol'ün bir dozu (500 mg), 388 mmol sodyum içermektedir. Bu miktar, yaklaşık 1 g tuz ile alınan değere eşdeğerdir. Kronik parasetamol kullanımı ile ilişkilendirilen hipertansiyon, bu tuz içeriğinden kaynaklanıyor olabilir. Dolayısıyla, yazara göre, ilaçların içerdiği tuz miktarının üzerinde belirtilmesi, hatta mümkünse tuz içermeyen preparatların üretilmesi uygun olacaktır.
Konu ile ilgili iki BMJ bağlantısına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

26 Nisan 2008

SAĞLIKLI SES İÇİN ALTIN KURALLAR

Bu ayki konumuz ses hijyeni. "Sesin de hijyeni mi olurmuş?" demeyin, eğer sesiniz ile hayatınızı kazanıyorsanız, sesinizin sizin için ne kadar değerli olduğunu anlatmamıza gerek yok. Gelin, ses sağlığınızı korumak ve ses problemleri oluştuğunda onlardan bir an önce kurtulmak için uymamız gereken kurallara bir göz atalım.

Ses Hijyeni Nedir ?

Ses hijyeni, tıpkı ağız hijyeni gibi kişisel olarak takip etmemiz ve günlük hayatımız sırasında uymamız gereken bir çeşit davranışlar topluluğudur. Belirli şeyleri yaparak ve belirli şeyleri de yapmayarak sesimizin daha sağlıklı olmasını, daha az ses problemi ile karşılaşmayı ve bu problemler oluştuğunda onlardan en kısa sürede kurtulmayı sağlayabiliriz.

Sağlıklı bir ses için neler yapmalı, neler yapmamalı?

Düzenli ses egzersizleri yapın.
Nasıl bir atlet, performans sırasında kaslarının en iyi düzeyde olması için düzenli egzersiz yapıyorsa, siz de ses oluşturan kaslarınız ve diğer yapıları en iyi düzeye ulaştırmak için her gün ses egzersizleri yapmalısınız. Bu egzersizler, solunum desteğinizi arttırır, perde esnekliğinizi optimum düzeye getirir ve kaliteli bir rezonans için gereklidir. Tüm ses egzersizlerine ısınma egzersizleri ile başlayın ve mutlaka soğuma egzersizleri ile tamamlayın.

Düzenli fizik egzersiz yapın.
Unutmayın ki, sesiniz zihinsel ve duygusal durumunuzun, hatta vücudunuzun tamamını nasıl hissettiğinizin bir yansımasıdır. Herhangi bir yeriniz ağırır iken ya da moraliniz bozukken sesinizin nasıl çıktığını bir düşünün. Değil karşınızdaki kişiler, telefonda sesinizi duyanlar bile sizde bir problem olduğunu anlamazlar mı? Demek ki sağlıklı bir ses için sağlıklı bir vücut şart! Düzenli fizik egzersiz ile hem vücut postürünüz mükemmelleşir, hem de ses üzerine etkisinden ileride detaylı olarak bahsedeceğimiz stresten uzaklaşırsınız. Vücut postürünüzün düzelmesi, iskelet ve kas desteğinin sağlanması ile solunum desteğinizi olumlu yönde etkiler.

Sigara içmeyin!!!
Sesini önemseyen birisinin sigara içmesi pek de anlaşılır bir durum değil. Tamam, biliyoruz ki, Türk erkeklerinin %60'ı ve Türk kadınlarının %20'si sigara içiyor ve her yıl ülkemizde yaklaşık 100,000 kişi sigaraya bağlı nedenlerle aramızdan ayrılıyor ama bu kötü alışkanlığın özellikle ses sağlığı ile ilgili yaptıkları neler? Sigara öncelikle dehidratasyona yani su kaybına yol açıyor. Dudaklardan başlayarak bütün ses yolunu kurutuyor ve bu bölgelerde irritasyona ve iltihaba yatkınlığa neden oluyor. Bunların yanı sıra, seste kısıklığa ve kabalaşmaya, yani ses kalitesinde bozulmaya yol açıyor. İşin kötüsü, pasif sigara içimi yani kendisi sigara kullanmayanların çok sigara içilen yerlerde bulunması da ses kalitesini olumsuz olarak etkiliyor. Son olarak da biliyorsunuz ki sigara öldürüyor (bakınız sigara paketlerinin üzeri). Larinks (gırtlak) kanseri sigara içmeyenlerde nerede ise hiç görülmüyor ve larinks ile akciğer kanserlerinin baş aktörü sigara kullanımı!

Yeterli miktarda sıvı tüketin .
Ses tellerinizin istediğiniz performansı sağlaması için günde en az 2 litre kafeinsiz sıvı alımına ihtiyacı vardır. Sesiniz için en sağlıklı sıvı sudur. Günde 8-10 bardak içilen su, ses telleriniz için gereken lubrikasyonu sağlamanın yanı sıra gerekli subglottik (ses telleri altından gelen) basıncın da azalmasını sağlar. Sıcak spotlar altında ya da sıcak açık hava konserlerinde performans sergilerken elbette bu ihtiyaçlar da artar. Kolalı, alkollü, kafeinli içecekler ne yazık ki suyun sağladığı pozitif etkiyi sağlamaz, aksine sıvı kaybına yol açarak sıvı ihtiyacınızı arttırır.

Doç.Dr. Haldun OĞUZ tarafından kaleme alınan bu yazı, Volume dergisi Mayıs 2006 sayısında yayınlanmıştır.

15 Nisan 2008

Dünya Ses Günü

16 Nisan tarihi başta İngiltere ve ABD olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde "Dünya Ses Günü" olarak kutlanmaktadır. Ses sağlığı ve hastalıkları konusunda toplum bilincini arttırmayı amaçlayan bu gün dolayısıyla tüm ses camiasının gününü kutluyoruz.
Sağlıklı bir ses dileğiyle...
Doç.Dr. Hâldun OĞUZ

11 Nisan 2008

Laringofaringeal Reflü Bulguları

Beaver ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmaya göre laringofaringeal reflü tanısı için en yardımcı klinik bulgular, supraglottis, glottis ve subglottisin hiperemisi ve ödemidir. Pakidermi, granülom, nodül, prenodül, polip, lökoplazi ve perdeler ise ayırt edici bulgular değildir. Bu çalışmaya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

04 Nisan 2008

Profesyonel Ses Derneği Toplantısı

Profesyonel Ses Derneği tarafından düzenlenen "Ses Hastalıkları Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar" konulu toplantı 19-20 Nisan 2008 tarihlerinde Ankara'da yapılacaktır. İlgililer toplantı programı ve detaylı bilgiye aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirler.
http://www.professional-voice.org/ses_hastaliklari.pdf

02 Nisan 2008

VESTİBULER NÖRİTTE STEROİD TEDAVİSİ

Otology Neurotology dergisi Nisan 2008 sayısında yer alan bir makaleye göre, vestibüler sedatiflerin yanı sıra, 1 mg/kg prednizon ile 5 gün tedavi edilen, ardından 15 gün boyunca düşen dozlarda steroid alan hastalarda daha erken dönemde vestibuler semptomların düzeldiği belirtilmektedir. Hastaların tedavi ardından yapılan 1, 3 ve 6. ay kontrollerinde, steroid almayan gruba göre daha iyi düzelme gösterdiği, ancak 12.ay kontrolünde iki grup arasında anlamlı fark bulunmadığı belirlenmiştir. 
DOI: 10.1097/MAO.0b013e3181692804 

30 Mart 2008

TİNNİTUS TEDAVİSİNDE MEMANTİN'İN YERİ

Otolaryngology Head & Neck Surgery dergisi Nisan 2008 sayısında yayınlanan bir makaleye göre, 90 günlük, plasebo kontrollü, çift kör bir çalışmanın sonucuna göre, tinnitus hastalarında memantin tedavisi ile plaseboya üstünlük sağlananmamıştır.
Bilindiği üzere, memantin, NDMA reseptörlerini bloke ederek fonksiyon gösteren bir Alzheimer ilacıdır.
Memantin & tinnitus

19 Şubat 2008

MEVSİMSEL ALERJİK RİNİT TEDAVİSİNDE TOPİKAL ANTİHİSTAMİNİK VE TOPİKAL STEROİD

Annals of Allergy, Asthma & Immunology dergisi Ocak 2008 sayısında yayınlanan bir makaleye göre mevsimsel alerjik rinit semptomlarının kontrolünde, topikal olarak azelastin ve flutikazonun birlikte kullanımı, kendi başlarına kullanımına göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha etkin bulunmuştur. Makaleye aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz. 

26 Ocak 2008

7. AVRUPA LARİNGOLOJİ DERNEĞİ KONGRESİ

Avrupa Laringoloji Derneği (ELS)'nin 7. Kongresi 29-31 Mayıs 2008 tarihleri arasında Barcelona (İspanya)'da yapılacak. Toplantı ile ilgili detaylara ELS internet sitesinden ulaşabilirsiniz.
http://www.elsoc.org/

24 Ocak 2008

PERİTONSİLLER ABSE NEDİR?

Peritonsillar abse, iltihap (koyu, beyaz-sarı bir sıvı) ile dolu sınırlı bir bölgenin, boğazda, bademciklerden birisinin yakınında oluşmasıdır. Genellikle bir bademcik enfeksiyonunu takiben oluşsa da, neden bazı insanlarda olup bazı insanlarda olmadığı bilinmemektedir. Enfeksiyöz mononükleozis yada diş veya diş eti iltihaplarına ikincil olarak da oluşabilir. Sigara kullananlarda daha sıklıkla görüldüğü bildirilmektedir. Peritonsiller absenin tanı ve tedavisi Kulak Burun Boğaz hekimleri tarafından yapılmaktadır.
Konu ile ilgili, American Family Physician dergisi 15 Ocak 2008 sayısında yer alan bir makaleye aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
--
Dr. Haldun OGUZ
drhoguz@gmail.com

14 Kasım 2007

DÜNYA DİABET GÜNÜ

Dünya Diabet Günü, Uluslarası Diabet Federasyonu ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından, dünya üzerinde artan diabet sorununa dikkat çekmek amacıyla oluşturulmuş bir projedir. 20 Aralık 2006'da Birleşmiş Milletler, Dünya Diabet Günü'nün bir Birleşmiş Milletler günü olarak tanınması ve 14 Kasım 2007'den itibaren bu günün her yılın aynı günü gerçekleştirilmesine karar vermiştir. 

29 Ekim 2007

CUMHURİYET BAYRAMI

Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun. 
Yüce Ata'mızın dediği gibi "Ne mutlu Türküm diyene!..."

11 Eylül 2007

OTİTİS MEDİA VE ÇOCUK GELİŞİMİ ÜZERİNE ETKİSİ

Otitis media ve çocuklarda dil-konuşma ve akademik performansa etkisi konulu Pediatrik KBB Derneği toplantısında yapılan konuşma görsellerine ait .pdf dosyaya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Dr. Haldun OĞUZ

31 Ağustos 2007

ÇOCUK SES TELİ PARALİZİLERİNDE TEDAVİ

Archives of Otolaryngology Head and Neck Surgery'nin Ağustos 2007 sayısında yayınlanan bir makaleye göre unilateral vokal kord paralizisi olan çocuklarda injeksiyon laringoplasti, tiroplasti ve ansa servikalis - rekürren laringeal sinir greftlemesi tekniklerinin herhangi birisi ile tatminkar sonuçlar alınabilmektedir.  

21 Temmuz 2007

OLGU SUNUMU: VIRCHOW NODU (TROISIER BELİRTİSİ)

New England Journal of Medicine'ın 19 Temmuz tarihli sayısında verilen bir olgu sunumunu sizlerle paylaşmak istiyorum. 56 yaşında, boyun sol tarafında ağrısız şişlik ve sarılık şikayetleri ile başvuran kadın hastanın yapılan muayenesinde sol supaklaviküler bölgede 6x6 cm boyutlarında bir şişlik belirlenmiş. Akciğer grafisi ve abdomen BT'sinde akciğer ve karaciğerde çok sayıda tutulum tespit edilen hastanın üst GİS endoskopisinde Vater ampullasında kitle tespit edilmiş. Buradan ve boyun kitlesinden alınan biyopsiler, adenokarsinom ve metastazı olarak rapor edilmiş. Sol supraklavikuler bölgeye abdominal malignitelerin torasik kanal yoluyla metastaz yapabileceğinin akılda tutulması gerekliliği vurgulanmıştır. 
 

25 Haziran 2007

GENİZ ETİ VE BURUN İÇİ STEROİD SPREY KULLANIMI

İtalya'da yapılan ve Pediatrics dergisi Haziran 2007 sayısında yayınlanan bir makaleye göre %75'ten fazla nazofarinksi tıkayan adenoid dokusu (geniz eti) bulunan çocuklarda burun için mometazon furoat kullanımı sonrası plaseboya oranla anlamlı dercede küçülme olduğu bildirilmektedir.

07 Haziran 2007

ADENOİDEKTOMİ VE VENTİLASYON TÜPÜ

Avustralya'dan yapılan ve Laryngoscope dergisi Mart 2007 sayısında yayınlanan, 50000'den fazla çocukta yapılan ventilasyon tüpü tatbiki prosedürlerini değerlendiren bir çalışmaya göre, ventilasyon tüpü uygulanması (VTU) sırasında adenoidektomi (geniz eti ameliyatı) yapılması, tekrar VTU gerekliliğini azaltmaktadır.  

21 Mayıs 2007

ROSİGLİTAZON VE KARDİYOVASKÜLER RİSK

Tip II Diabetes Mellitus tedavisinde kullanılan rosiglitazon içerikli ilaçların Myokard enfarktüsü riskini ve kardiovasküler nedenli ölüm riskini arttırdığını bildiren bir çalışma New England Journal of Medicine dergisinin 14 Haziran sayısında yayınlanacaktır. İlgililer yazıya başlığa tıklayarak ulaşabilirler.

08 Mayıs 2007

VOKAL KORD POLİP VE KİSTLERİNDE SES TERAPİSİ

Otolaryngology Head and Neck Surgery dergisi Mayıs 2007 sayısında yayınlanan bir makaleye göre vokal kord polip ve kistlerinin %49'u sadece ses terapisi ile tedavi edilebilmektedir. Şeffaf poliplerin fibrotik veya hemorajik poliplere göre ses terapisinden daha çok fayda gördüğü bildirilmektedir. Makalenin özetine başlığa tıklayarak ulaşabilirsiniz.
--
Dr. Haldun OĞUZ
drhoguz@gmail.com

19 Nisan 2007

TİNNİTUS TEDAVİSİNDE GABAPENTİN

Archives of Otolaryngology dergisi Nisan 2007 sayısında yer alan bir çalışmaya göre, İdiopatik Subjektif Tinnitus tedavisinde 8 haftalık gabapentin kullanımı ile plasebo arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. Makalenin özetine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz. 

14 Nisan 2007

ULUSAL DİL VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI KONGRESİ

4. Ulusal Dil ve konuşma Bozuklukları Kongresi, 3-5 Mayıs tarihlerinde Yeditepe Üniversitesi ev sahipliğinde İstanbul'da yapılacak. Kongre ile ilgili bilimsel programa http://www.udkbk.org/3.asp  adresinden ulaşabilirsiniz.
--
Dr. Haldun OGUZ

11 Nisan 2007

ALSTRÖM SENDROMU

Progresif görme ve işitme kaybı olarak tanımlanan Alström sendromu, genetik geçişlidir. Etkilenen diğer organ sistemleri arasında böbrekler, kalp ve endokrin sistem sayılabilir. Annals dergisinin Nisan 2007 sayısında konu ile ilgili bir makaleye ulaşabilirsiniz. http://www.annals.com/2007/Apr2007_Abstracts.htm#281
--
Dr. Haldun OGUZ
drhoguz@gmail.com

29 Mart 2007

PERİFERİK FASİAL PARALİZİDE ANTİVİRAL TEDAVİ

Otology Neurotology dergisi Nisan 2007 sayısında yayınlanan bir makaleye göre, standart prednizolon tedavisine ek olarak 1000 mg/gün, 5 gün valasiklovir tedavisi verilen bireylerde düzelmenin sadece prednizolon alan bireylere göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür.
ONO 042007

13 Mart 2007

SES TERAPİSİ

Ses terapisi, ses problemlerinin tamamında kullanılabilecek bir tedavi yöntemidir. Bazı ses rahatsızlıklarında tek tedavi yöntemi olarak kullanılır iken, bazılarında ise tıbbi (ilaçla) veya cerrahi tedavinin öncesi ve sonrasında destekleyici olarak kullanılabilir. Çok faydalı olmasına rağmen, hiçbir ses patolojisi için özgün bir ses terapisi yöntemi yoktur. Aksine, her hasta için seçilen ses terapisi yöntemi, yoğunluğu ve süresi, hastanın ihtiyaçlarına göre birbirinden farklı olmalıdır. İdeal olarak ses terapisine başlamadan önce hastanın ses probleminin nedeni belirlenmelidir. Bu amaçla objektif ses analizinin yapılması ve ses tellerinin videolaringostroboskopi ile değerlendirilmesi gereklidir. Elde edilen bulgular hasta ve ses terapisinde aktif rol oynayacak ekip ile (Kulak Burun Boğaz Uzmanı ve Ses Patoloğu)   ve eğer hasta bir ses profesyoneli ise sesi ile ilgilenen diğer kişilerle (Ses Koçu, Şan Eğitmeni gibi) birlikte değerlendirilmeli ve terapi amaçları belirlenmelidir.

Son yıllarda larinks (gırtlak, hançere) hakkındaki bilgilerde görülen ani artış, ses ve ses rahatsızlıklarının fizyolojisi, bozuklukları ve tedavisine olan ilgiyi de arttırmıştır. Bu sayede sesin objektif değerlendirmesi ve ses tellerinin görüntülenmesi konularında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Böylece, çok daha hızlı ve doğru tanılar elde edilmekte ve tedavi sürecine bir an önce geçilebilmektedir. Her geçen gün, hem ses rahatsızlıkları ile uğraşan sağlık profesyonellerinin, hem de sesi ile hayatını kazanan ses profesyonellerinin zaman kısıtlılıkları da arttığından, günümüzdeki ses terapi protokolleri yaklaşık 6-10 seans olarak planlanmaktadır. Her ses terapisi yönteminin amaçları farklı olmakla beraber, tüm ses terapi teknikleri için evrensel olan bazı genel hedefler de mevcuttur. Bunlar gerek cerrahi öncesi yada cerrahi sonrası için verilen ses terapileri, gerekse tek tedavi olarak kullanılacak ses terapisi için önem arz eder:

  1. Hasta eğitimi: Hasta eğitimi, tüm tedavi protokolleri için birinci basamaktır. Her hasta, sesin nasıl oluştuğunu ve kendilerindeki problemin sesinde nasıl bir sıkıntıya yol açtığını anlamalıdır. Hasta ses terapisinin mantığını, kullanılacak tekniği ve tedavinin amaçlarını anlamalıdır. Tedavi yaklaşımı hastanın aklına yatmıyorsa, yada terapiyi uygulayacak kişi kararlı değil veya yeterli açıklama yapmıyorsa, hastanın tedavi programına uyum göstermesi güç olacaktır.
  2. Ses hijyeni: Her hasta için uygulanması gereken ses hijyeni kurallarının yanı sıra, her hasta için özgün olarak dikkat edilmesi, buna uygun olarak yapılması/yapılmaması gereken konular belirlenmelidir. Örneğin tüm ses kullanıcıları için yeterli sıvı alımı, gerekirse bulunulan ortamın nemlendirilmesi önemlidir. Kişisel ses kullanım alışkanlıkları hakkında bilgi sahibi olunması, genellikle sesin yoğun olarak kullanıldığı ortam ve ortamdaki gürültü özelliklerinin bilinmesi, ve diğer çevresel faktörlerin irdelenmesi daha sağlıklı ses alışkanlıklarının kazanılmasını sağlayacaktır. Sigara kullanılmaması, genel stresin azaltılması, kullanılan ilaçlar ve bunların vücut sıvıları üzerine etkisinin bilinmesi de önemli gerekliliklerdir.
  3. Aşırı ses kullanma davranışının düzeltilmesi: Ses kısıklığı olan bireylerin daha alçak sesle konuşmasının sağlanması, yüksek sesle konuşmanın önlenmesi, alışkanlık haline gelmiş veya sık tekrarlanan boğaz temizleme hareketinin önlenmesi önemlidir. Sesin gün içerisinde toplam kullanımı azaltılmalıdır. Yüksek sesle gülmek, ağlamak ve öksürmek de sese zarar veren davranışlardır. Tüm bu kurallar, nörolojik nedenlere bağlı yada hipofonksiyonel ses kısıklığı olan hastalar dışında ses problemi olan bireyler için kullanılabilir.
  4. Üzerinde anlaşılan amaçlar ve beklentiler: Ses problemi olan birey ve ses terapisini verecek kişi, sesle ilgili bir problem olduğu, bununla ilgili bir şeyler yapılması gerektiği, izlenecek yol ve amaçlanan hedefler konusunda fikir birliği içerisinde olmalıdır.
  5. Hastanın sesindeki değişiklileri fark edebiliyor olması: Eğer hasta, sesinde ses terapisi ile oluşan değişiklikleri fark edemiyor yada hissedemiyor ise, ses terapisi fayda sağlayamaz. Bu durum ses profesyonellerinde sık rastlamadığımız, ancak özellikle yaşlı popülasyonda ve nörolojik problemli bireylerde çok karşılaştığımız bir durumdur.

Hepinize sağlıklı ses dileklerimle…  

Dr. Haldun OĞUZ tarafından kaleme alınan bu yazı, Volume dergisi Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.

09 Mart 2007

ANİ İŞİTME KAYBI

Bir gece önce yatağa girerken hiçbir probleminiz yoktu, ancak uyandığınızda bir de baktınız ki, bir kulağınız duymuyor. Ve hatta tarif etmekte zorlandığınız bir ses kulağınızdan gitmiyor. 'Gürültü mü desem, çınlama mı desem' diyorsunuz. Ne yapmalı, paniğe kapılmaya gerek var mı, hemen bir doktora gidelim mi, yoksa kendisi geçer diye bir süre bekleyelim mi? Gelin tıp dilinde 'İdiopatik ani sensorinöral işitme kaybı' dediğimiz 'Ani işitme kaybı' konusunda bildiklerimize bir göz atalım.  

 

Ani işitme kaybı, tanım olarak, üç gün içerisinde aniden yada ilerleyici olarak gelişen, odyolojik incelemede (işitme testi) birbirini izleyen en az üç oktavda 30 dB veya daha üzerinde işitme kaybı ile karakterize bir sağlık problemidir. Sağlık problemi diyoruz, çünkü bu rahatsızlık, tek başına bir hastalık değil, aksine birçok değişik rahatsızlığın ilk belirtisi olarak oluşabilen bir durum. 60 yıl kadar önce ilk tanımlanmasından bu yana, benim de aralarında bulunduğum, birçok araştırmacı bu konu hakkında yüzlerce klinik ve deneysel araştırma yayınlamasına rağmen, hala tam olarak nedeni, hastalığın gidişatı ve tedavisi hakkında bir fikir birliği bulunmamaktadır. Literatürde tedavisine yönelik şimdiye kadar 51 ayrı tedavi yöntemi tanımlanmış olması da bu kafa karışıklığının objektif göstergesi olsa gerek.

 

Her ne kadar, tanısı ve tedavisi konusunda bir fikir birliği olmaması kafamızı karıştırıyor olsa da, bu durum, karamsar olmamız için bir neden değil. Sahip olduğumuz bazı bilgiler içimizi rahatlatıyor. Bunlardan birincisi, bu hastaların yaklaşık yarısının kendiliğinden, hiçbir tedaviye ihtiyaç olmaksızın düzeliyor olması. İkincisi, uygun tedavi yöntemleri ile kendiliğinden düzelmeyen hastaların büyük çoğunluğunda işitmenin tekrar eski düzeylerine geri döndürülebiliyor olması. Altı çizilmesi gereken nokta, ani işime kaybının acil bir durum olduğunun bilinmesi gerekliliğidir. Eski hocaların deyişiyle 'Ani işitme kaybı, kulağın enfarktıdır.' Dolayısıyla, fark edilir edilmez bir Kulak Burun Boğaz Uzmanı'na ulaşmak uygun bir davranış olacaktır. Ani işitme kaybının hasta tarafından hissedilen belirtileri, kulak çınlaması, işitmede azalma, kulakta doluluk yada dolgunluk hissi, baş dönmesi yada dengesizlik hissi olabilir. Elbette, bu belirtiler dış kulak yolu iltihabı yada kulak salgılarının dış kulak yolunda birikmesi (buşon) gibi çok daha sık görülen ve çok daha basit patolojilere bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Bu belirtilerden bir yada birkaçının varlığı ile başvuran bir hastada yapılan işitme testi ile 'Ani İşitme Kaybı' tespit edildiğinde, tanı ve tedavi yöntemleri ile ilgili çalışmalara hemen başlanır. Günümüzde iç kulak tomografisi ve manyetik rezonans inceleme gibi ileri, detaylı inceleme imkanlarımız olmasına rağmen, bu hastaların %90'ında herhangi bir neden belirlenememektedir. Bu şeklide nedeni bulunamayan işitme kayıplarının geçirilmiş viral üst solunum yolu infeksiyonlarına, damar problemlerine veya bağışıklık sistemini etkileyen patolojilere bağlı olduğu değişik deneysel çalışmalarda ortaya konmuştur. Bu noktadan hareketle, hastalar başta steroidler (kortizon gibi) olmak üzere, bir grup ilaçla tedavi edilmek üzere hastaneye yatırılmaktadır. Steroid tedavisinin tüm vücut ve ses sağlığı üzerine etkisi konusu üzerinde gelecek sayılarımızdan birinde duracağız.  Güncel tedavi yaklaşımı, steroidler, kan sulandırıcı ilaçlar, kan arttırıcı ilaçlar ve bağışıklık sistemini güçlendirici ilaçların kombine kullanımını içermektedir. Hatta, daha etkili olabilmeleri için bu ilaçların bir kısmı orta kulak içerisine doğrudan uygulanabilmektedir.

Hepinize sağlıklı bir ses ve işitme dileğiyle…

Dr. Haldun OĞUZ tarafından kaleme alınan bu yazı, Volume dergisi Şubat 2007 sayısında yayınlanmıştır.

01 Mart 2007

ÇOCUKLARDA AĞIZ SAĞLIĞI

Çocukluk çağında alınan ağız sağlığı önlemleri, çocuğun tüm vücut sağlığı üzerine etkilidir. American Family Physician dergisinin 15 Şubat sayısında yer alan kısa ve eğitici makaleye ulaşmak için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.
 

11 Şubat 2007

WERNER SENDROMU VE SES

Werner Sendromu, erken yaşlanma bulguları ile seyreden, nadir görülen bir klinik durumdur. Beraberinde sıklıkla bulunan patolojiler, diabetes mellitus, katarakt, hipogonadizm, cilt atrofisi, osteoporoz ve ses tellerinde hacim azalmasına bağlı bowing'dir. Ses kalitesinden ciddi kaybı olan bu hastalar genellikle augmentasyon yada medializasyon laringoplastiden fayda görürler.
--
Dr. Hâldun OĞUZ
drhoguz@gmail.com

10 Şubat 2007

SAĞLIKLI SES İÇİN SAĞLIKLI REZONATÖR 2

Burun problemleri arasında en sık rastlanan durum, septum deviasyonu adı verilen burun kıkırdak ve kemiğinin eğrilikleridir. Burun dışındaki deformiteler daha çok estetik bir problem oluştururken, burun içerisinde eğrilikler fonksiyonel problemlere yol açar. Septum deviasyonunun tek tedavisi cerrahi olarak bu durumun düzeltilmesidir. Bu patolojiye yönelik cerrahi tüm Kulak Burun Boğaz uzmanlarının eğitimi içerisinde öğrendiği ve en sık uyguladığı operasyonlardandır. Daha az farkında olunan ve önemi son yıllarda artan bir başka durum ise alt konka patolojilerdir. Konkalar, burun içerisinde her iki yanda bulunan, burundan alınan havanın akciğerlere gitmeden önce ısıtılmasını, temizlenmesini ve filtre edilmesini sağlayan yapılardır. Ancak bu yapılar, özellikle alt konka, herhangi bir nedenle aşırı büyüdüğü zaman bu koruyucu fizyolojik fonksiyonlarını kaybedip burun tıkanıklığı yapan patolojik bir durum haline gelmektedir. --
Dr. Hâldun OĞUZ
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı

09 Şubat 2007

DUDAK VE DAMAK YARIĞI

Dudak ve/veya Damak Yarığı (DDY); gebeliğin ilk üç ayı içerisinde, ağzı oluşturan yapıların orta hat üzerinde birleşememeleri sonucunda, damak ve/veya dudakta görülen doğumsal gelişim bozukluklarıdır. Özellikle orta-yüz ve ağız boşluğunu içeren önemli bir gelişimsel bozukluk olarak tanımlanır. Etyolojisinde, genetik faktörler, çevresel teratojenler ve gen mutasyonu gibi multifaktöriyel nedenler yatmaktadır. DDY'ye kimi zaman kranyofasiyal anomaliler (yetersiz yüz gelişimi), ortodontik bozukluklar, psikolojik bozukluklar ve otolojik bozukluklar (işitme kaybı, östaki tüp işlevinde bozukluklar gibi) eşlik edebilir. Yarık tek yada çift taraflı olabilir. DDY farklı şekillerde sınıflandırılabilmektedir. 1931'de Veau DDYyi şöyle s ınıflandırmıştır;
  • izole yumuşak damak yarığı
  • izole sert ve yumuşak damak yarığı
  • tek taraflı dudak-damak yarığı
  •   çift taraflı dudak-damak yarığı
DDY tanılamasında Velofaringeal yetersizliği de (VFY) değerlendirmek gerekir. VFY, yumuşak damak hareketinin yetersiz olmasına bağlı konuşma esnasında ağız ve burun boşluklarının birbirinden tam olarak ayrıştırılamaması, yani, velofaringeal kapanmanın tam olmamasıdır.
Psikolog Duygu Ekinci
Dil ve Konuşma Patoloğu

08 Şubat 2007

SAĞLIKLI SES İÇİN SAĞLIKLI REZONATÖR 1

Burun, birçok değişik fonksiyona sahip bir organımız. Önemli fonksiyonları arasında nefes alma ve hayati öneme sahip hava yolunun ilk basamağını oluşturma birinci sırada geliyor. Ayrıca, hayatı bizler için anlamlı kılan koku alma da bir diğer değerli fonksiyonu... Bunların yanı sıra, ses profesyonelleri için önemi büyük olan rezonatör bir organ olma özelliği de burunu ve paranazal sinüsleri ses için önemli bir organ haline getiriyor. Burun ve paranazal sinüslerin rezonatör özelliği sayesinde sesin rengi ve kalitesi çok daha iyi bir seviyeye geliyor. Aslında bu fonksiyon çoğumuz tarafından ciddi bir sinüzit atağı yada ciddi burun tıkanıklığına yol açan başka sorunlar yaşayana kadar pek de fark edilmiyor. Ancak böyle bir durum oluştuğunda önce sanatçının kendisi, ardından da çevresindekiler, ses kalitesinin pek de eskisi gibi olmadığını fark ediyor. --
Dr. Hâldun OĞUZ
drhoguz@gmail.com

21 Ocak 2007

FRAJİL X SENDROMU VE KONUŞMA PATOLOJİLERİ

     Kalıtsal zekâ geriliğinin ve öğrenme güçlüğünün bilinen en sık nedeni olan Frajil X sendromu (FXS), FMR–1 genin mutasyonuna bağlı olarak görülen genetik bir bozukluktur. Her iki cinsiyette görülmekle birlikte, erkeklerde semptomlar daha ağır seyretmektedir. 

     Frajil X sendromlu kişilerin fiziksel, davranışsal ve bilişsel gelişim alanlarında normal gelişimden faklılaşan özellikler gözlenmektedir. Özellikle erişkin erkeklerde, uzun yüz, büyük ve belirgin kulaklar ve makroorşidizm görülür. Düztabanlık ve bağ dokuyla ilgili problemleri belirgindir. Küçük çocuklar ve kadınlarda bu özelliklerden bazıları bulunabilir ya da gelişimleri normal seyredebilir.

      Duyusal uyaranlara çok hassas olan FXS olan bireyler kalabalığa, gürültüye ya da dokunmaya tepki gösterebilirler. Kimi FXS olan bireyler sosyal ilişki kurabilen arkadaş canlısı olabildikleri gibi, kimileri ise otistik-benzeri davranışlar gösterebilirler.

      Frajil X sendromlu erkek çocukların hemen hepsinde hafiften ciddiye kadar değişebilen derecelerde öğrenme güçlüğü ve ağır kognitif bozukluk görülebilir. FXS olan kız çocukların ve kadınların çoğunda ise zeka normal seyrederken, yaklaşık üçte birinde öğrenme sorunları görülür. Hastalıktan etkilenen kızların çoğunda öğrenme güçlükleri hafif ya da orta düzeydedir. Öğrenme güçlüğünün yanında FXS olan bireylerde hiperaktivite bozukluğu, dikkat eksikliği, hızlı konuşma, hece ve sözcük tekrarları (ekolali), ince ve kaba motor hareketlerde güçlük ve duyusal bilgileri algılamakta ve uygun yanıtı vermekte zorluk görülebilir.

      FXS olan bireylerin karşılaştıkları sorunlardan bir diğeri de dil ve konuşma alanında gözlenir. Gecikmiş dil ve konuşma hemen hemen bütün FXS olan bireylerde görülür. Konuşmanın üretimi açısından bakıldığında, çoğu FXS olan bireylerde konuşma üretimi 3 ya da 4 yaşına kadar görülmeyebilir. FXS olan erkelerin yaklaşık % 15 inde işlevsel konuşma edinimi olmamaktadır. Ancak, hemen hemen bütün FXS olan çocuklar alternatif ve destekleyici iletişim yöntemleriyle iletişim kurmayı öğrenebilmektedirler. Alternatif ve destekleyici iletişim yöntemleri basit resimli kartlardan yüksek teknolojili, bilgisayar merkezli konuşmaya kadar değişiklik göstermektedir.  FXS olan çocukların büyük bir çoğunluğunda konuşma üretimi gerçekleşmektedir. FXS olan çocuklar, özellikle konuşma hızının ve/veya sözcük sıralama veya cümle kurma hızının azaltılmasına yönelik destekleyici eğitime gereksinimleri olmaktadır. Ayrıca, konuşma üretimi gerçekleşse bile, bu çocukların birçoğu açık ve anlaşılır konuşmakta sorun yaşamaya devam etmektedirler.
Psikolog Duygu Ekinci
Dil ve Konuşma Patoloğu

19 Ocak 2007

ANİ İŞİTME KAYBI VE HİPERBARİK OKSİJEN TEDAVİSİ

Hiperbarik oksijen tedavisi, hastaya yüksek basınçlı %100 oksijen solutulması prensibi ile çalışan bir tedavi yöntemidir. Uzun yıllardır, değişik hastalıkların tedavisi için kullanılmaktadır. Ani işitme kaybı olan hastalarda hiperbarik oksijen tedavisi ile ilgili literatürde yaklaşık 75 kadar makale bulunmaktadır. Bunlardan yalnızca 6'sı randomize, kontrollu klinik çalışmalardır. Bu makalelerin sonuçları incelendiğinde hiperbarik oksijen tedavisinin, akut dönemde ve genç hastalarda rutin tedavi yöntemlerine ek kazanç sağlayabileceği düşünülmektedir.

09 Ocak 2007

INTRATIMPANIK STEROID TEDAVİSİ

Laryngoscope 2007 Ocak sayısında yayınlanan bir çalışmaya göre, oral steroid tedavisinden fayda görmeyen hastalarda uygulanan 'kurtarma' intratimpanik steroid tedavisi, özellikle ilk 6 hafta içerisinde başvuran hastalarda, kurtarma tedavisi almayan hastalara göre belirgin düzelme sağlamaktadır. Bu düzelme mükemmel olmamakla beraber, 20 dB PTA artışı veya %20 SDS düzelmesi hastaların yaklaşık %40'ında sağlanabilmektedir. Bu oran ikinci tedaviyi kullanmayan kontrol hastaları için %10 civarındadır. Yazının özetine sağ sütundaki Laryngoscope bağlantısından ulaşabilirsiniz. 
Dr. Hâldun OĞUZ
 

LARİNGOFARİNGEAL REFLÜ VE FONKSİYONEL DİSFONİ

Karkos ve arkadaşları tarafından yapılan ve Annals'ın 2007 Ocak sayısında yayınlanan bir makaleye göre pH probu ile tanı koyulan objektif laringofaringeal reflü ile fonksiyonel disfoninin ilişkili olabileceği bildirilmektedir. Makalenin özetine yukarıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Dr. Hâldun OĞUZ

04 Ocak 2007

MITOMYCIN C VE FRONTAL RESES CERRAHİSİ

American Journal of Rhinology dergisinin 2006 yılı son sayısında yer alan bir çalışmaya göre frontal resese yönelik girişimde bulunulan kronik sinüzit hastalarında mitomycin C kullanımı ile, restenozun yüksek oranlarda önlenebildiği bildirilmiştir. Bilindiği üzere, mitomycin C'nin etki mekanizması fibroblast proliferasyonunun önlenmesidir. Çalışmanın özetine, bu yazının başlığına tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Dr. Haldun OĞUZ

28 Aralık 2006

KRONİK OTİT VE TAD DUYUSU

Otology Neurotology dergisi Ocak 2007 sayısında yer alan bir makaleye göre kronik otitis media ve kolesteatom, tad fonksiyonlarını negatif yönde etkilemektedir.
ONO 0107

21 Aralık 2006

SES PROFESYONELLERİNDE AKUT SES PROBLEMLERİ

Ses profesyonellerindeki problemlere yaklaşımdaki ilk adım, kişinin detaylı bir sağlık ve ses kullanımı hikayesinin alınmasıdır. Genellikle ses sanatçısı kolaylıkla problemin ne olduğunu tanımlayabilir, ama bazı durumlarda, şikayetlerin ne olduğu ve şikayete neden olan durumlar çok da açık bir şekilde ortaya konamayabilir. Bazen, performans tedirginliği, hasta olmaya bağlı gerginlikle birleşince, ses sanatçısı sorunlarını çok açık olarak paylaşmak istemeyebilir. Sanatçının ses doktoru ve ses koçu ile olan içten ilişkisi, ve onların sanatçıyı her yönüyle tanıyor olmaları çoğunlukla bu sorunu aşmak için en önemli yardımcı olacaktır.

Ses profesyonellerinin akut ya da kronik ses problemlerini aşmaya çalışırken en büyük yardımcılarımızdan birisi, bu önemli gruba özel hazırlanan hasta bilgi formlarıdır. Bizim şu anda bu hasta grubu için kullandığımız form, Prof.Dr. Sataloff tarafından oluşturulan 'Profesyonel Ses Kullanıcıları için Hasta Hikaye Formu'nun bir modifikasyonudur. Yedi sayfadan oluşan bu form, hastayla ilgili genel bilgilerin yanı sıra ; ses problemi ile ilgili detayları, kişinin ses eğitimi geçmişi ile ilgili bilgileri, ses kullanım sıklığı ve kalitesini, ses ısınma egzersizlerini, genel sağlık bilgilerini, kişisel alışkanlıklarını, sağlıkla ilgili kişisel ve aile geçmişinin detaylı incelemesini ve maruz kaldığı ses risklerini içermektedir.

Ses problemi kısa süredir var ise, yakın dönemdeki bir ses eğitmeni değişikliği, ya da repertuara yeni katılan bir şarkı problemin nedeni olabilir. Ses probleminin yanı sıra bulunan diğer belirtiler de çok dikkatle incelenmelidir. Örneğin, akut larenjiti olan bir hastada burunda salgı artışı, baş ağrısı, kas ağrıları ve halsizlik olması dikkate alınmalıdır. Ses problemi nedeniyle ses doktoruna gelen bir sanatçı, kendisine farenjit, bulantı, kusma, ishal ile ilgili sorular sorulmasını anlamsız bulabilir. Bu tür durumların sesin etkin olarak çıkması için gereken postürü sağlayan kas iskelet sistemi için ne kadar önemli olduğu düşünülürse bu soruların da anlamlılığı ortaya çıkar.

Mide içeriğinin ses oluşturan mekanizmalarla direkt teması anlamına gelen laringofaringeal reflüye özellikle önem gösterilmelidir. Toplumda yaygın olan kanı, reflünün ağıza acı su gelmesinden ibaret olduğu şeklinde olmakla birlikte, sessiz reflü aslında çoğu bireyi etkilemektedir. Bu durum, özellikle sık acılı yiyecekler tüketen ve domates bazlı soslar kullananlarda daha çok karşımıza çıkmaktadır. Reflü tanısının konması, hastaya herhangi bir zorluk getirmeksizin, rutin ses değerlendirme ekipmanları ile (videolaringoskopi) yapılabilmektedir. Reflünün ses kalitesi üzerine olan etkisi, yaptığımız klinik çalışmalar ile de objektif olarak ortaya konmuştur (H Oğuz, et al. Journal of Voice, in press). Reflünün birçok belirtisi olmakla birlikte, ses profesyonellerine özgün olarak gördüğümüz belirtiler sabahları daha belirgin olan ses kısıklığı ve ses ısıtma süresinin uzamasıdır.

Birçok endokrin problem, başta mensturasyon period anomalileri ve gebelik olmak üzere, kişinin ses performansını etkileyebilir. Oral kontraseptiflerin (Gebelik önleyici ilaçlar) ses üzerine olan etkisi de uzun yıllardır bilinmektedir. Progesteron içeriği yüksek olan preparatların kadın sesinde erkeksi bir derinleşmeye yol açtığı bildirilmiştir. Günümüzde kullanılan oral kontraseptiflerde östrojen ve progesteron oranları çok dengeli olsa da, hala %5 kadar kullanıcıda ses problemleri rapor edilmektedir. Bu nedenle, kadın sanatçılarda bu durum göz ardı edilmemelidir. Benzer şekilde, hemen her ilacın ses üzerine etkisi olmasına rağmen, belirli bazı grup ilaçlar ses üzerine çok daha etkilidir. Örneğin hipertansiyon tedavisinde kullanılan bazı ilaç türleri salgıları koyulaştırıcı ya da kurutucu etki gösterebilir, ya da kronik kuru öksürüğe neden olabilir. Tekrarlayan öksürük yada yetersiz salgı nedeniyle ses tellerinin maruz kaldığı travma ses tellerinde tedaviye rezistan bir ödem oluşmasına yol açabilir.

Op. Dr. Haldun OĞUZ - Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı
Psik. Duygu EKİNCİ - Dil ve Konuşma Bozuklukları Uzmanı

19 Aralık 2006

ŞOV DEVAM ETMELİ, AMA NASIL?

Gösteriye saatler kalmış ama şarkıcımız hasta! Tamam, şov devam etmeli, ama şarkıcımız ne olacak? Bu akşam sahne almalı mı, almamalı mı? Bugün söylemesinin gelecekteki profesyonel yaşamı için uygun bir karar olup olmadığına kim, nasıl karar verebilir? Eğer bugün sahneye çıkarsa sesi istediği gibi çıkacak mı? Bu sorular çok sık olmasa da, ses sanatçılarının, ses koçlarının ve ses doktorlarının kafasını kurcalar.

Ses sanatçılarında görülen acil problemlerin çözümünde ilk basamak, üst solunum sistemi ve ses oluşturan mekanizmaların anatomi ve fizyolojisinin gözden geçirilmesidir. Değerlendirme süreci, sorunun anlaşılması, ses kullanımının detaylı olarak incelenmesi ve ses profesyonelinin rutin günlük aktivitelerine dönebilmesi için gerekenlerin planlanması ile devam eder.
Op. Dr. Haldun OĞUZ - Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı
Psik. Duygu EKİNCİ - Dil ve Konuşma Bozuklukları Uzmanı
 

10 Aralık 2006

LATEKS ALLERJİSİNDE DUYARLILIĞIN AZALTILMASI

Pediatric Allergy & Immunology Dergisinin Aralık 2006 sayısında yayınlanan bir makalede, çok sayıda cerrahi geçirme hikayesi bulunan lateks allerjik çocuklarda duyarlılığın tekrarlayan defalar lateks ekstraktı (ALK Abellò) uygulanarak azltıldığı bildirilmektedir. Makalenin özetine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
--
Dr. Hâldun OĞUZ
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı
drhoguz@gmail.com

30 Kasım 2006

BİFOSFONATLARA BAĞLI KOMPLİKASYONLAR

New England Journal of Medicine dergisinin 30 Kasım 2006 sayısında osteoporoz tedavisinde kullanılan bifosfonatlara bağlı komplikasyonu olan iki olgu bildirilmektedir. Olgulardan birisi kontakt stomatit, diğeri ise çene kemiği nekrozu tanısı almıştır. Yayınlarla ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
--
Dr. Hâldun OĞUZ
drhoguz@gmail.com

19 Kasım 2006

GRİP VE GRİP AŞISI


Her yıl kış ayları geldiğinde, grip (influenza) aşısının etkinliği ve gerekliliği tartışma konusu olmaktadır. Bunun nedeni, dünya çapında grip aşısına yönelik izlenen politikalar ile bilimsel çalışmalar sonucu elde edilen verilerin tam olarak örtüşmemesidir.

Dünya çapında en yaygın istatistiklere sahip olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nde her yıl 200.000 kişinin grip ve gribin yol açtığı sağlık sorunları nedeniyle hastaneye yatırıldığı, bunların 36.000'inin hayatını kaybettiği bildirilmektedir (Thompson WW, JAMA 2004). Ciddi bir grip salgını durumunda toplumun % 5-20'sinin gribe yakalanacağı düşünülmektedir. Grip aşısının uygulanma sıklığı her yıl artmakla birlikte, bu konu ile ilgili değişik bilim adamları çok farklı görüşler öne sürmektedir. Belirli bazı risk grupları içerisinde yer alan kişiler için aşının faydalı olduğu konusunda hemfikir olunsa da, aşının toplumda yaygın olarak uygulanmasının gerekliliği halen tartışmalıdır. British Medical Journal'ın 28 Ekim 2006 tarihli sayısında yayınlanan bir analiz-yorumda grip aşısı etkinliği detaylı olarak tartışılmıştır. Yazının orjinaline aşağıdaki internet bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

http://bmj.bmjjournals.com/cgi/content/short/333/7574/912?etoc

Bizim klinik yaklaşımımız özellikle en riskli gruplar olarak kabul edilen erken dönemde kreşe gitmek zorunda olan çocuklar ile sistemik olarak düşkünlüğe yol açan bir rahatsızlığı bulunan yaşlı ve diğer erişkinlere uygulanması (şeker hastaları gibi) yönündedir.

Ses profesyonelleri için hatırlatmamız gereken en önemli husus, grip gibi üst solunum yolu hastalıkları süresince performansa ara verilmesi ve ses istirahati uygulanması gerekliliğidir. Bu dönemde ses telleri çok hassas olmakta, bu nedenle çok daha kolay zarar görmekte, hatta tedavisi çok güç ses teli içi kanamalar (intrakordal hemoraji) meydana gelebilmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrolü ve Önlenmesi Merkezlerinin (CDCP) grip aşısı önerdiği toplumsal grupları alt satırlarda bulabilirsiniz.

  • 50 yaşın üzerinde olanlar
  • Kronik kalp-damar ve solunum sistemi rahatsızlıkları olanlar (hipertansiyon hariç)
  • Son 12 ay içerisinde diabet ve hemoglobinopati gibi bazı rahatsızlıklar nedeniyle hastanede tedavi almış olanlar
  • Solunum fonksiyonlarını yada solunum yolu sekresyonlarının temizlenmesini güçleştiren patolojileri olanlar
  • Aspirin kullanmakta olan 6 ay – 18 yaş arası çocuklar
  • Influenza (grip) döneminde gebe olanlar
  • 6 ay – 5 yaş arası çocuklar
  • Yukarıdaki riskli grupların bakımını üstlenen kişiler veya aynı ev içerisinde yaşayanlar
  • Sağlık çalışanları
Op.Dr. Haldun OĞUZ
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı

14 Kasım 2006

KOKU ALMA BOZUKLUĞU

Aşırı maruziyet (zehirlenme) yoluyla koku alma bozukluğuna yol açabilen bazı maddeler şunlardır:
Metaller: Kadmiyum, Nikel
İnorganik maddeler: Amonyak, Karbonmonoksid
Organik madeler: Aseton, Benzen, Etil asetat
Tozlar: Çimento, Talaş, Kireç, Matbaa malzemeleri
Asitler, Asfalt, Astar boyaları ve Baharatlar --
Dr. Hâldun OĞUZ
drhoguz@gmail.com

03 Kasım 2006

ÖZGÜN DİL BOZUKLUĞU TEŞHİS VE TEDAVİSİ

Dil ve konuşması yaşıtlarından geri olan tüm çocuklar mümkün olan en kısa sürede bir dil ve konuşma terapisti tarafından değerlendirilerek terapiye alınmalıdırlar. Bazı ebeveynler "Babası da geç konuşmuş" ya da "Ağabeyi de geç konuşmuştu", "Okula gidince düzelir" gibi düşüncelerle çocuğu kendi haline bırakmaktadırlar. Bu çocuklar, okulöncesi dönemde bir uzman tarafından terapiye alınmadıkları taktirde konuşma sorunlarının düzelmesi çok daha uzun bir zaman almaktadır. Bir çok çocuk kendini ifade etme becerilerinde gelişme gösterse dahi bazı sesletim problemleri düzelmemektedir. En ciddi problemler ise ilkokula başlandığı zaman ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni, konuşmadaki problemlerin yazıya da yansımasıdır. Okumayı yaşıtlarından daha geç sökmektedirler. Bu nedenle ebeveynlerin okula başlamadan evvel bu sorunun giderilmesine yönelik bir uzman yardımına başvurmaları gerekmektedir.
Özlem AKGÜN, Dil ve Konuşma Patoloğu

01 Kasım 2006

ÖZGÜN DİL BOZUKLUĞU VE OKUL BAŞARISI

4-5 yaşlarında teşhis edilemeyen özgün dil bozukluğu olan çocuklar, genellikle anaokuluna ya da ilkokul birinci sınıfa başladıklarında problemleri daha belirgin hale gelmektedir. Bu çocukların öğrenme ve okuma-yazma güçlükleri olur. Özellikle erken dönemde tedavi edilmeyen çocukların okul başarısının düşük olduğu belirtilmektedir. Bu çocukların %40-70'i okumayı öğrenmede sorun yaşamaktadır ve birçoğu özel eğitim desteğine ihtiyaç duymaktadır.

Akademik başarının yanı sıra çocuğun sosyal becerileri de olumsuz yönde etkilenmektedir. Özgün dil bozukluğu olan çocuklar konuşmak ve dinlemek için daha fazla zamana ihtiyaç duyarlar. Dilin gramer yapısını kazanamadıkları için kurdukları cümleler kimi zaman yanlış anlaşılabilir. Bu durum yaşıtlarıyla iletişimlerini güçleştirmektedir. Bunun nedeni, çocukların yetişinler kadar sabırlı ve anlayışlı olmamasıdır. Kendilerini ifade edemedikleri için zaman zaman arkadaşlarına karşı hırçın tavırlar sergileyebilir ya da onlarla oynamaktan kaçınabilirler. Genellikle kendilerini dinleyen yetişkin ya da daha büyük yaştaki çocuklarla oynamayı tercih edebilirler.
Özlem AKGÜN, Dil ve Konuşma Patoloğu

31 Ekim 2006

ÖZGÜN DİL BOZUKLUĞU - III

Geç konuşma, özgün dil bozukluğu'nun habercisi olabilir! İki yaşından itibaren çocuklar pek çok farklı biçimlerde ihtiyaçlarını ifade edebilirler. Normal gelişen çocuklar, tüm sesleri doğru olarak çıkartamasalar da, kendilerini tam olarak ifade edebilmek ve iletişim kurabilmek için bir çok girişimde bulunurlar. Kimi zaman ebeveynlerini bıktıracak kadar çok soru sorarlar. Soru sormayan ya da isteklerini sözel olarak ifade etmeyen çocuklar, herhangi bir iletişim bozukluğuna sahip olabilirler. Özgün dil bozukluğu olan çocuklar, yaklaşık iki yaşına gelinceye kadar hiçbir kelime söylememiş olabilirler. Üç yaşında konuşabilirler ancak, konuşmaları anlaşılır değildir. Ses uyumuna ilişkin kuralları, yeni kelimeleri öğrenmekte ve iletişim kurmakta güçlük çekerler.
Özlem AKGÜN, Dil ve Konuşma Patoloğu

28 Ekim 2006

ÖZGÜN DİL BOZUKLUĞU - II

Özgün dil bozukluğu olan çocuklar, konuşulan dili anlama ve üretmede yaşıtlarından geridirler. Özgün dil bozukluğu olan çocukların, konuşma seslerini üretmede, kendilerini sözel olarak ifade etmede ve başkalarının konuşmalarını anlamada problemleri vardır. Cümle içindeki sözcükleri anlama ve kullanmada güçlük yaşarlar. Bu çocuklar, ne söylendiğini anlıyor gibi gözükürler ancak çoğu zaman konunun ana temasını anlayamaz ya da sorulan soruya uygun olmayan cevaplar verirler. Tek tek kelimelerde konuşmaları anlaşılır olsa dahi kelimeleri bir araya getirerek cümle kurmakta başarısız olurlar. Bazı çocuklarda yalnızca alıcı ya da ifade edici dil becerilerinde problem görülürken, bazı çocuklarda her iki alanda da problem görülebilir.
Konuşmalarının en tipik özelliği yapım ve çekim eklerinin kullanılmayışıdır. Örneğin, çocuğa, resimdeki tavşanın kulağını gösterip "Bu tavşanın neresi?" diye sorulduğunda, "Tavşanın kulağı" ya da "Kulağı" demek yerine sadece "kulak" ya da "tavşan" diyebilir. Zaman kavramını anlamakta ve zaman bildiren kelimeleri kullanmakta zorlanabilirler. Örneğin "Ali'nin ablası gelmiş" cümlesinin yerine "Ali abla geldi"; "Dün Ayşelere gittik" cümlesinin yerine "Bugün Ayşe gitti" diyebilirler.  Yer-yön bildiren ekleri kullanmazlar. Örneğin "Kaşıklar çekmecenin içinde" cümlesini "Kaşık çekmece" şeklinde ifade edebilirler. "Benim, senin onların gibi aitlik bildiren kelimelerde karışıklık yaşayabilirler. Babasının saatini göstererek "Bu kimin saati?" diye sorulduğunda "Babamın" demek yerine "Baba" ya da "Baba saat" diyebilirler.   Konuşmalarında en sık gözlenen bir diğer problem de kelime bulma güçlükleridir. Bazı çocuklar günlük hayatta sık karşılaştıkları bazı objelerin isimlerini dahi hatırlamayabilirler. Daha önceden üzerinde konuşulmuş olan bir objeyi yeniden gösterdiğinizde "unuttum" ya da "bilmiyorum" diyebilirler. Kurdukları cümlelerin uzunlukları 3-4 kelimeyi geçmeyebilir. Cümle dizilişi hatalı ya da eksik olabilir. Örneğin; "Dayı geldi ev" gibi. Gramatik yapıdaki yetersizlikler çocukların konuşmalarının daha "bebeksi" ya da yaşından geri algılanmasına neden olur. Bazı çocuklarda eşlik eden sesletim hataları da olabilir. Bazı sesleri üretemeyebilir ya da kelime içinde farklı pozisyonlarda hedef sesin yerine başka bir ses kullanabilirler. Örneğin "balon" kelimesinde /b/ sesini doğru üretebilir ancak, "ayakkabı" yerine "ayakapı" diyebilirler. İşitsel algılama problemleri vardır. Bazı sesleri birbirinden ayırt edemeyebilirler.
Özlem AKGÜN, Dil ve Konuşma Patoloğu

20 Ekim 2006

ÖZGÜN DİL BOZUKLUĞU

Çocuğunuz 4-5 yaşına geldi ve hala konuşması başkaları tarafından anlaşılmıyor mu? İlk kelimelerini yaşıtlarından daha mı geç söyledi? Konuşması yaşıtlarından farklı ya da bebeksi mi? Dün, yarın, önce gibi zamana ilişkin kelimeleri karıştırıyor mu? Yeni kelimeleri öğrenmekte zorlanıyor mu? Kelimelerin sonlarında bulunan ekleri (ler, lar, cek, iyor, mış vs) atıyor ya da yanlış kullanıyor mu? Sorduğunuz sorulara alakasız cevaplar verdiği oluyor mu?

Özgün Dil Bozukluğu; işitme kaybı, zeka geriliği, nörolojik, motor ya da sosyal gelişim geriliği gibi belirgin herhangi bir problemin olmadığı bir tür dil bozukluğudur. Bu çocuklarda ilk olarak otizm, zeka geriliği, işitme kaybı gibi problemlerden şüphelenilmektedir. Ancak, Özgün Dil Bozukluğu olan çocuklarda herhangi bir gelişimsel soruna rastlanmamaktadır. Bu bozukluğun nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte genetik geçiş gösterdiği düşünülmektedir. Araştırmacılar, bu bozukluğa sahip olan çocukların %50-70'de aile üyelerinden en az birinde benzer konuşma problemlerinin görüldüğünü ortaya koymuştur.
Özlem AKGÜN, Dil ve Konuşma Patoloğu

12 Ekim 2006

OTITIS MEDIA VE ÇOCUK GELİŞİMİ ÜZERİNE ETKİSİ

Otitis Media, çocukluk çağındaki kazanılmış işitme kayıplarının en sık nedenidir. Otitis mediaya ikincil olarak oluşan işitme kaybı ve bunun çocuk konuşma, dil ve akademik gelişimi üzerine etkisi hakkındaki bir sunumun yansılarını aşağıdaki bağlantıdan indirebilirsiniz. Bu çalışma, Pediatrik Kulak Burun Boğaz Derneği'nin 5 Ekim 2006 tarihindeki toplantısında sunulmuştur.

11 Ekim 2006

OLFAKTÖR NÖROBLASTOM

Olfaktör nöroblastom, nadir görülen malign bir nöroektodermal burun tümörüdür. Burun üst kısımında bulunan özelleşmiş nöroepitel hücrelerinden kaynaklanır. Her iki cinsiyette de eşit oranda görülür. İkinci ve altıncı dekatta sık olarak görülmektedir. Hastalığa ait belirtiler özgün olmadığından, sıklıkla geç tanı koyulur. En sık görülen belirti burun tıkanıklığıdır (%70). Diğer sık görülen belirtiler, burun kanaması (%50), ağrı, görme problemleri ve koku alma bozukluğudur. Olfaktör nöroblaston ile ilgili histolojik resimlere aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

06 Ekim 2006

ARTİKÜLASYON BOZUKLUĞU VE FONOLOJİK BOZUKLUK

Bir konuşma bozukluluğu olan artikülasyon (sesletim) bozukluğunda, ana dilin bağımsız veya birleşik sesleri doğru ve anlaşılır bir biçimde çıkarılamaz ya da çıkarılan sesler diğer kişilerin çıkardığı seslerden farklılık gösterir. Artikülasyon bozukluğunda dili öğrenmede değil sesleri üretmede bozukluk vardır.   Ses/hece ekleme ya da atlama, bir sesin yerine başka bir ses kullanma gibi artikülasyon hataları vardır. Fonolojik bozukluk ise; dildeki sembollerin kullanımında ve yorumlanmasındaki bozukluklardır. Burada dilin (lisan) sistemi öğrenilememiştir. Konuşma üretimine başlamadan önceki süreçlerde (dilin zihinsel işlemlenmesinde, programlanmasında, anlamı örgütleme, ifade etme yeteneği ve iletişimsel amaçlara uygun kullanma boyutunda) görülen sorunlardır.
Duygu EKİNCİ, Konuşma ve Dil Patoloğu

04 Ekim 2006

ULUSLARARASI KEKEMELİK GÜNÜ


Uluslararası Kekemelik Günü, kekemelik ile ilgili sorunlara dikkat çekmek amacıyla bu yıl 22 Ekim'de düzenleniyor. Konu ile ilgili bir de çevrimiçi toplantı hazırlanmış durumda. Bu toplantı ile ilgili belgelere aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
MNSU ISAD9

03 Ekim 2006

SERÖZ OTİTİS MEDİA VE ÇOCUK GELİŞİMİ

Seröz otitis media (orta kulakta su/sıvı toplanması), başta geçirilen orta kulak iltihapları (akut otitis media) olmak üzere, birçok değişik nedenle oluşabilir. Bu durum, çocukluk çağında en çok işitme kaybı yapan nedenlerden birisidir. Oluşan işitme kaybı iletim tipi ya da sensörinöral tipte olabilir. İşitme kaybının süresi ve derecesi, çocukla ilgili algısal diğer risk faktörleri ile birlikte, çocuğun dil ve konuşma geilişimi ve becerisini, ilerleyen yaşlarda ise okul başarısını etkileyebilir.

02 Ekim 2006

KONUŞMA AKICILIĞI BOZUKLUKLARI

Akıcılık bozuklukları, kekemelik (stuttering) ve takifemi (cluttering)'yi kapsar. Kekemelik, konuşma esnasında konuşmanın akıcılığını bozan tekrarlar, bloklar (tutulmalar), uzatmalar, ugun olmayan yerde durmalar, duraklamalar, eklemelerle karakterize konuşma bozukluğudur.   Takifemi ise konuşma anlaşılırlığını olumsuz yönde etkileyecek biçimde konuşma hızının çok fazla olması, konuşma temposunun bozuk olması ve yanlış sesletimle karakterizedir.
Duygu EKİNCİ, Konuşma ve Dil Patoloğu

01 Ekim 2006

YUTMA BOZUKLUĞU (DİSFAJİ)

Disfaji, beyin sapı veya kafa sinirlerinde oluşan hasar sonucu yutma işlemi sırasında yiyeceğin ağız boşluğundan mideye geçişinde gecikme, engellenme, istenildiği biçimde gerçekleşmeme, yiyeceğin burun boşluğuna, larinks veya trakeaya kaçması (aspirasyon/penetrasyon), vallekula veya piriform sinüslerde göllenme gibi belirti veya bulgulardan herhangi birinin gözlenmesi durumudur.
Duygu EKİNCİ, Konuşma ve Dil Patoloğu

30 Eylül 2006

GECİKMİŞ DİL VE KONUŞMA

Çocuklar anadillerini çok erken yaşta kazanmakta ve yaşamın ilk üç dört yılında dil ve konuşma gelişimini tamamlayarak yetişkin dili düzeyine ulaşmaktadır. Ancak, kimi çocuklarda çeşitli nedenlere bağlı olarak dil ve konuşma edinim süreçleri   'normal' olarak kabul edilen zamandan daha uzun sürmektedir. Bu çocuklar yaşıtlarına göre uygun dil ve konuşma davranışı gösterememektedir. Çocuğun konuşması yaşından beklenenden çok geri ya da konuşma gelişimi açısından daha yavaş bir gelişme gösteriyorsa, o çocuğun konuşması 'gecikmiş konuşma' olarak adlandırılır. Dil gelişiminde gecikme veya dili edinim ve kullanımında farklı sorunlar yaşayan çocuklar dili işleme ve geliştirme konusunda zorlanmaktadır ve   uzman desteğine gereksinim duymaktadır.
Duygu EKİNCİ, Dil ve Konuşma Patoloğu

28 Eylül 2006

DİL VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI

Dil ve konuşma bozuklukları; konuşulanları anlama, kendini ifade etme ya da her iki alanda birden görülen problemleri ifade etmektedir.   Dil ve konuşma bozuklukları; 
  • gecikmiş dil ve konuşma,
  • sesletim ve sesbilgisi (artikülasyon ve fonolojik) bozuklukları,
  • akıcılık bozuklukları (kekemelik, takifemi),
  • ses bozuklukları, 
  • yutma bozuklukları,
  • motor konuşma bozuklukları ve
  • afazi olarak sınıflandırılabilir. 

Duygu EKİNCİ, Konuşma ve Dil Patoloğu

24 Eylül 2006

VOKAL KORD PARALİZİSİNİN SES KALİTESİ ÜZERİNE ETKİSİ

Vokal kord paralizisi (ses teli felci), en sık tiroid cerrahisi sonrası olmak üzere, değişik nedenlerle meydana gelebilmektedir. Ses kalitesinde önemli kayıplara yol çan bu durumun ses üzerine yaptığı etkileri ortaya koyan çalışmamız sonlandı. Çalışmanın kabul edilen son halinin özetine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
http://hoguz2.blogspot.com

22 Eylül 2006

DİL VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI

Bireylerarası iletişimin temeli dil ve konuşmaya dayanır. Bu nedenle kişinin dil ve konuşma alanındaki herhangi bir sorun bireylerin iletişim becerilerini bozmaktadır. Hangi yaşta ve hangi nedenden olursa olsun, dil ve konuşma bozuklukları kişinin iletişimini aksattığı ya da bozduğu için daha genel bir terimle "İletişim Bozuklukları" olarak da ifade edilmektedir. İletişim bozuklukları terimi dil, konuşma ve işitmedeki çok çeşitli problemleri içermektedir.   Dil, konuşma ve iletişim birbirleriyle içiçe geçmiş farklı anlamlar içeren kavramlardır.

İletişim; bir bireyin düşüncelerini karşısındaki birey ya da bireylerde aynen ya da ona çok yakın bir biçimde oluşturmasıdır. Dil, evren hakkındaki düşünceleri simgeleyen; duygu ve düşüncelerimizi aktarmaya yarayan, uzlamaya dayalı kodlardan oluşan bir dizgedir. Konuşma ise dilin sözel ifadesidir; fiziksel, psikolojik ve nörofizyolojik bir süreçtir.  Duygu ve düşüncelerin  sesli sembollere dönüştürülmesidir.

Duygu Ekinci, Konuşma ve Dil Patoloğu

19 Eylül 2006

SES TERAPİSİ - II

Son yıllarda larinks (gırtlak, hançere) hakkındaki bilgilerde görülen ani artış, ses ve ses rahatsızlıklarının fizyolojisi, bozuklukları ve tedavisine olan ilgiyi de arttırmıştır. Bu sayede sesin objektif değerlendirmesi ve ses tellerinin görüntülenmesi konularında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Böylece, çok daha hızlı ve doğru tanılar elde edilmekte ve tedavi sürecine bir an önce geçilebilmektedir. Her geçen gün, hem ses rahatsızlıkları ile uğraşan sağlık profesyonellerinin, hem de sesi ile hayatını kazanan ses profesyonellerinin zaman kısıtlılıkları da arttığından, günümüzdeki ses terapi protokolleri yaklaşık 6-10 seans olarak planlanmaktadır. Her ses terapisi yönteminin amaçları farklı olmakla beraber, tüm ses terapi teknikleri için evrensel olan bazı genel hedefler de mevcuttur. Bunlar gerek cerrahi öncesi yada cerrahi sonrası için verilen ses terapileri, gerekse tek tedavi olarak kullanılacak ses terapisi için önem arz eder:

  1. Hasta eğitimi: Hasta eğitimi, tüm tedavi protokolleri için birinci basamaktır. Her hasta, sesin nasıl oluştuğunu ve kendilerindeki problemin sesinde nasıl bir sıkıntıya yol açtığını anlamalıdır. Hasta ses terapisinin mantığını, kullanılacak tekniği ve tedavinin amaçlarını anlamalıdır. Tedavi yaklaşımı hastanın aklına yatmıyorsa, yada terapiyi uygulayacak kişi kararlı değil veya yeterli açıklama yapmıyorsa, hastanın tedavi programına uyum göstermesi güç olacaktır.
  2. Ses hijyeni: Her hasta için uygulanması gereken ses hijyeni kurallarının yanı sıra, her hasta için özgün olarak dikkat edilmesi, buna uygun olarak yapılması/yapılmaması gereken konular belirlenmelidir. Örneğin tüm ses kullanıcıları için yeterli sıvı alımı, gerekirse bulunulan ortamın nemlendirilmesi önemlidir. Kişisel ses kullanım alışkanlıkları hakkında bilgi sahibi olunması, genellikle sesin yoğun olarak kullanıldığı ortam ve ortamdaki gürültü özelliklerinin bilinmesi, ve diğer çevresel faktörlerin irdelenmesi daha sağlıklı ses alışkanlıklarının kazanılmasını sağlayacaktır. Sigara kullanılmaması, genel stresin azaltılması, kullanılan ilaçlar ve bunların vücut sıvıları üzerine etkisinin bilinmesi de önemli gerekliliklerdir.
  3. Aşırı ses kullanma davranışının düzeltilmesi: Ses kısıklığı olan bireylerin daha alçak sesle konuşmasının sağlanması, yüksek sesle konuşmanın önlenmesi, alışkanlık haline gelmiş veya sık tekrarlanan boğaz temizleme hareketinin önlenmesi önemlidir. Sesin gün içerisinde toplam kullanımı azaltılmalıdır. Yüksek sesle gülmek, ağlamak ve öksürmek de sese zarar veren davranışlardır. Tüm bu kurallar, nörolojik nedenlere bağlı yada hipofonksiyonel ses kısıklığı olan hastalar dışında ses problemi olan bireyler için kullanılabilir.
  4. Üzerinde anlaşılan amaçlar ve beklentiler: Ses problemi olan birey ve ses terapisini verecek kişi, sesle ilgili bir problem olduğu, bununla ilgili bir şeyler yapılması gerektiği, izlenecek yol ve amaçlanan hedefler konusunda fikir birliği içerisinde olmalıdır.
  5. Hastanın sesindeki değişiklileri fark edebiliyor olması: Eğer hasta, sesinde ses terapisi ile oluşan değişiklikleri fark edemiyor yada hissedemiyor ise, ses terapisi fayda sağlayamaz. Bu durum ses profesyonellerinde sık rastlamadığımız, ancak özellikle yaşlı popülasyonda ve nörolojik problemli bireylerde çok karşılaştığımız bir durumdur.

18 Eylül 2006

SES TERAPİSİ

Ses terapisi, ses problemlerinin tamamında kullanılabilecek bir tedavi yöntemidir. Bazı ses rahatsızlıklarında tek tedavi yöntemi olarak kullanılır iken, bazılarında ise tıbbi (ilaçla) veya cerrahi tedavinin öncesi ve sonrasında destekleyici olarak kullanılabilir. Çok faydalı olmasına rağmen, hiçbir ses patolojisi için özgün bir ses terapisi yöntemi yoktur. Aksine, her hasta için seçilen ses terapisi yöntemi, yoğunluğu ve süresi, hastanın ihtiyaçlarına göre birbirinden farklı olmalıdır. İdeal olarak ses terapisine başlamadan önce hastanın ses probleminin nedeni belirlenmelidir. Bu amaçla objektif ses analizinin yapılması ve ses tellerinin videolaringostroboskopi ile değerlendirilmesi gereklidir. Elde edilen bulgular hasta ve ses terapisinde aktif rol oynayacak ekip ile (Kulak Burun Boğaz Uzmanı ve Ses Patoloğu)   ve eğer hasta bir ses profesyoneli ise sesi ile ilgilenen diğer kişilerle (Ses Koçu, Şan Eğitmeni gibi) birlikte değerlendirilmeli ve terapi amaçları belirlenmelidir.

13 Eylül 2006

CİSPLATİN'İN OTOTOKSİK ETKİSİ VE ÖNLENMESİ

Cisplatin, erişkin ve çocuklarda kanser tedavisinde sıklıkla kullanılan etkin bir kanser ilacıdır. En önemli yan etkilerinden birisi kulağa toksik etkisidir (ototoksisite). 4-8 kHz aralığındaki yüksek frekanslarda geri dönüşsüz her iki kulağı da etkileyen bir işitme kaybına yol açar. Cisplatin etki mekanizmasının dış tüy hücrelerinde antioksidan mekanizmaları değiştirerek olduğu düşünülmektedir. Bu noktadan hareketle cisplatin ile birlikte hangi ilaçlar verilirse cisplatin'in ototoksik etkisinin azaltılabileceği sorusu gündeme gelmiştir. Bu amaçla guinea piglere antioksidan özellikleri bilinen sodyum salisilat verilmiştir. Değişik dozlarda ve değişik uygulama yolları ile verilen sodyum salisilat'ın, kısmen de olsa, cisplatin ototoksisitesini önleyebileceği sonucuna varılmıştır.EAORL Cisplatin

11 Eylül 2006

FONETİK VE FONİATRİ

Fonetik, doğadaki sesler ve insan sesi ile ilgilenen bilim dalıdır. Seslerin kendisiyle, oluşumuyla, duyulması ve algılanması ile ilgilenir. Üç ana bölümden oluşur: Artikulatuar fonetik, Akustik fonetik ve İşitsel fonetik.
Foniatri, ses oluşumu ile ilgili sistemlerin tıbbi araştırma ve klinik yaklaşımı (tanı ve tedavi) ile ilgili bilim dalıdır. Ses, konuşma ve yutma bozuklukları ile ilgilenen bu dilim dalı Amerikan kaynaklı yaklaşımda "konuşma patolojisi" adını almaktadır.

08 Eylül 2006

TRAKEOMALAZİ

Trakeomalazi, trakeanın destekleyici kıkırdaklarının gevşek hale gelmesi ile karakterize, hava yolunun ön arka çapının azaldığı bir rahatsızlıktır. Bu durum, hava akımının arttığı öksürük ve ağlama gibi durumlarda artar. Trakeomalazinin doğuştan gelen, dış faktörlere bağlı olan ve kronik trakea enfeksiyonuna bağlı olan üç ayrı tipi mevcuttur. Trakeomalazi, genellikle trakeanın alt üçte birini etkiler. Normal koşullarda nefes alma sırasında trakeada uzama ve genişleme, nefes verme sırasında kısalma ve daralma görülür. Bu nedenle trakeomalazi hastalarında nefes alma sırasında problem olmaz iken, nefes verme sırasında solunum sıkıntısı belirgin hale gelir.

http://www.emedicine.com/med/topic2976.htm

05 Eylül 2006

SES RAHATSIZLIKLARININ DEĞERLENDİRMESİNDE OBJEKTİF TANI YÖNTEMLERİ 2


Videolaringoskopi, bir endoskopik muayene biçimidir. Bu yöntemle, diğer endoskopik muayene yöntemlerinde olduğu gibi vücudun herhangi bir bölümü (burada larinks yani gırtlak) bir optik sistem aracılığı ile görülebilir. Bu görüntülerin, elde tutulan ve endoskopa bağlı bir küçük kamera ile monitöre aktarılması sayesinde görüntü, aslından çok daha büyük bir şeklide ve kolayca takip edilebilir olarak gözlenebilir. Stroboskopi ise muayene edilen bölgenin görüntüsünün insan gözünün takip edebileceği bir hızda izlenmesine olanak sağlar. Ses tellerimiz normal bir erkekte saniyede yaklaşık 120 kez, bir kadında yaklaşık 200 kez, bir çocukta ise 300 kez kadar titreşir. Bu rakamlar, hiçbir ses eğitimi olmayan bireyin normal konuşma sırasındaki değerleridir. Eğitimli ince bir bayana ait ses tellerinin saniyede kaç kez titreştiğini bir düşünün. Ne yazık ki insan gözü bunu takip edecek kadar hızlı değildir. Stroboskopi ile elde edilen görüntü, basit bir anlatımla, bir diskoda beyaz ışıklar altında dans ederken, karşınızdaki arkadaşınızın hareketini izlemeniz gibidir. Yani hareketi donmuş karelerin art arda izlenmesi gibi algılarsınız. Bu ses telinin hareketlerini detaylı olarak görmemizi ve dolayısıyla hastalıklı alanı doğru olanak tanımlamamıza olanak sağlar. Videolaringoskopi sırasında görüntüler dijital yada analog video kayıtları olarak kaydedilebilir, aynı sırada veya daha sonra bu video kayıtlarından fotoğraflar çekilebilir. Bu sayede ses tellerinde veya larinksin diğer yapılarında olan değişiklikler arşivlenebilir ve değişik zamanlara kontrol amacıyla kullanılabilir.

02 Eylül 2006

KRONİK SİNÜZİT VE BİOFİLM

Kronik rinosinüzit, sık görülen, rahatsız edici bir klinik antitedir. Bazı kronik rinosinüzit hastalarının medikal yada cerrahi tedaviden fayda görmedikleri bilinmektedir. Bakteriyel biofilmler, 3 boyutlu, özgün özellikleri nedeniyle bakterilerin kendilerinden daha farklı özelliklere sahip olabilen bakteri grubu birikintileridir. Biofimlerin bazılarının yüksek antibiyotik direnci gösterdiği bilinmektedir. Endokardit ve otitis media gibi bazı rahatsızlıklarda daha önce gösterildiği gibi kronik rinosinüzitte de biofilmlerin etkin olabileceği bildirilmektedir. Biofilmlerin davranış şeklinin daha iyi anlaşılması, ileride kronik rinosinüzit tedavisinde gelişmelere olanak sağlayacaktır. 

Annals of Otology, Rhinology & Laryngology 2006;115(9)Suppl 196:35-39.

 

KONUŞMA GECİKMESİ OLAN ÇOCUKLARDA İŞİTMENİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Auris Nasus Larynx dergisinin Eylül 2006 sayısında yayınlanan bir makaleye göre okul öncesi çağda konuşma gecikmesi olan çocukların çoğunda işitme normal sınırlardadır. Bu çocuklarda yaygın gelişim bozukluğu olduğu bildirilmektedir. Bu durumda işitmesi normal çocuklarda altta yatan psikiyatrik bir problem konusunda uyanık olunmalıdır. Nedeni ne olursa olsun konuşma gecikmesi bulunan bu yaşlardaki çocuklarda erken tanı ve tedavi girişimi çok önemlidir.

23 Ağustos 2006

AĞIZ BOŞLUĞU KANSERİ

Ağız boşluğu (oral kavite) kanserleri, tüm dünya için önemli kabul edilen bir sağlık sorunudur. Gelişmekte olan ülkelerde erkek toplumda en sık görülen yedinci kanser ağız boşluğu kanseridir. Tütün ürünleri ve alkol kullanılmaması ve kanserin erken tanısı kanserin önlenebilmesi ve tedavisi açısından çok önemlidir. Ağız boşluğu kanserinin erken tanısı için yapılan taramalarda kanser olasılığı olan lezyon görülme oranı %1,3 ile 16,3 arasında rapor edilmiştir.
Tütün, kanserojen olduğu çok iyi bilinen N-nitroso bileşenleri içermektedir. Buna ek olarak sigara kullanımı serbest radikaller oluşmasına ve ağız mukozası epitelinde oksidatif hasar oluşmasına yol açmaktadır. Alkol ve metabolitlerinin de insanlar da kanserojen olduğu bilinmektedir. Ayrıca etanol oral mukozanın kanserojenlere geçirgenliğini arttırmaktadır. Sigara ve alkol kullanımının genomik dengeyi bozduğu ve hücresel bağışıklık sistemini de olumsuz etkilediği bildirilmektedir. Tüm bunlar ağız mukozasının malign (kanserojenetik) dönüşümüne yol açmaktadır. Sigara içen, alkol kullanan veya tütün çiğneyenlerde ağız boşluğu kanseri oluşma riski normal toplumdan 123 kat daha fazladır.
Dolayısıyla, 40 yaşın üzerinde olanların, sigara ve/veya alkol kullananların, tütün çiğneyenlerin belirli aralıklarla oral mukozal taramadan geçmek üzere bir Kulak Burun Boğaz uzmanına başvurmaları gerekmektedir.  

19 Ağustos 2006

SES TELİ HİSTOLOJİSİ

Ses tellerinin histolojik yapısı hakkındaki güncel bilgimiz, Hirano'nun 1974 yılında insan ses tellerinin bağ dokusu olan lamina propria'nın katmanlı yapısını ortaya koymasından bu yana devamlı artmaktadır. Buna göre ses telleri, üç ana katmandan oluşur. Bunlardan en yüzeyel olan ince epitel tabakasıdır. Onun hemen altında lamina propira yer alır. Lamina proprianın altında ise kas dokusu bulunmaktadır. Lamina propria'nın hücre dışı matriksinin moleküler kompozisyonu, bu dokunun akışkanlık özelliklerini anlamamız için çok önemlidir. Bu durum, özellikle lamina propria'nın yüzeyel tabakası (Reinke boşluğu) için daha da önemlidir. Epitel ve Reinke boşluğu, ses tellerinin titreşimden sorumlu ana bölümünü oluşturur. Normal bireylerde Reinke boşluğunun jöle şeklindeki yapısı, gevşek bağ dokusu elemanları ve hücre dışı matriksin interstisyel proteinleri (dekorin ve hyaluronik asit gibi proteoglikanlar ve fibronektin gibi glikoproteinler) arasındaki dengeye bağlıdır. Ses tellerinin titreşimine bağlı artmış travma Reinke boşluğundaki hücre dışı matriksin moleküler modifikasyonuna ve dolayısıyla iyi huylu ses teli rahatsızlıklarına yani nodüllere, submukozal fibrotik dokuya ve vokal kord skarına yol açar.

11 Ağustos 2006

1000 ÇOCUĞA İŞİTME CİHAZI

İşitme cihazı ihtiyacı olan muhtaç çocuklara yardım amacıyla başlatılan kampanya ile ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
http://www.ntvmsnbc.com/news/382154.asp

SES TELLERİ

Her insanda iki adet ses teli, yutağın (farinks) hemen altında, soluk borusunun (trakea) hemen üzerinde bulunur. Evrimsel gelişim sürecinde, ses tellerinin ve genel anlamda gırtlağın (larinks, hançere) asıl fonksiyonu, hava yolunu ve akciğerleri dışarıdan gelen yabancı partiküllerden ve yemeklerin buraya kaçmasından korumaktır. Nefes alma sırasında V harfi şeklinde açık olan ses telleri, yemek yerken ve ses çıkarma sırasında tamamen karşı karşıya gelerek kapanır. Elbette ki bu şekilde bir anlatım, ses tellerinin mükemmel çalışma mekanizmasının çok kaba bir tarifidir. İnsan ses telleri, konuşma ve ses çıkarma sırasında saniyede erkeklerde ortalama 120, kadınlarda 200 kez birbiri ile temas eder (titreşir). 

07 Ağustos 2006

KEKEMELİK NE ZAMAN BAŞLAR?

2-6 yaş arasında çocukların dil gelişiminde çok hızlı bir gelişme olmaktadır. Cümlelerin karmaşıklığı ve uzunluğu, iki sözcükten oluşan basit yapılardan yetişkin cümle yapısına doğru artış göstermekte ve çocuğun sözcük dağarcığı artmaktadır. Ancak, çocuğun dilbilgisel gelişimi ile üretim kapasitesi aynı değildir. Çocuk farklı yapıda pek çok cümleyi nasıl kurabileceğini "biliyor" olabilir ancak, bu bilgiyi kullanabilmesi farklı seviyelerde bir takım becerileri içermektedir. Bilgi ve beceri arasındaki bu ayrım, kekemelik için önemli bir durumdur çünkü, ileri düzeydeki dilsel bilgi çocuğun motor becerilerini baskılayabilir (Hall ve Burgess, 2000). Dolayısıyla, bu yaş grubundaki hemen bütün çocukların konuşmaları sırasında aynı sözcükleri ya da cümleleri art arda tekrarladıklarına, nefeslerini söylemek istedikleri cümlenin uzunluğuyla eşgüdümlü olarak kullanamadıklarına ve uygun olmayan yerlerde duraklamalar yaptıklarına tanık oluruz. Çoğu zaman bu konuşma biçimi "gelişimsel kekemelik" ya da "normal akıcısızlık" olarak adlandırılır. 2-7 yaş çocuklarının konuşmalarında gözlenen ve normal olduğu düşünülen bu tip konuşma akıcısızlıkları bazen kalıcı bir problem haline gelebilmektedir. Bu dönemde çocuğun etrafında bulunan yetişkinlerin, çocuğun konuşma biçimi hakkında hiçbir yorum/ eleştiri yapmaması, düzgün konuşması için çocuğu uyarmaması, sakince ne anlatmaya çalıştığını dinlemesi çocuğun bu konudaki farkındalığını arttırmaması açısından önemlidir.

Çocuklarda kekemelik başlangıcı çoğunlukla 3-7 yaş arası olmakla beraber, nadiren ergenlik dönemi ve sonrasında da başlayabilmektedir. Çocukluk dönemi ya da sonrasında geçirilen ciddi bir beyin hasarı sonrasında da kekemelik başlayabilir. Bu durum "nörojenik kekemelik" olarak adlandırılmaktadır. Nörojenik kekemeliği olan bireylerde, beyin hasarı öncesinde bir kekeleme öyküsünün olmadığı belirtilmektedir (Lebrun, Bıjleveld ve Rousseau, 1990).

Özlem AKGÜN, Konuşma ve Dil Patoloğu

05 Ağustos 2006

KEKEMELİK GENETİK MİDİR?

Kekemelikte genetik etki diğer kompleks konuşma bozukluklarındakilerden daha güçlüdür. Kekemeliğin tek yumurta ikizlerinin her ikisinde birden görülme oranı %60 ya da daha fazla iken, çift yumurta ikizlerinde her ikisinde birden görülme oranı %20-26'dır (Riley, 2003). Bir ailede kekemelik öyküsü yoksa, o ailede doğacak olan bir çocuğun kekeleme olasılığı azdır. Ancak, bir çocuğun anne ya da baba tarafındaki akrabalarından herhangi birinde kekemelik öyküsü varsa, o çocukta kekeleme davranışının görülme olasılığı yaklaşık %40-60 oranında artmaktadır (Cebiroglu, 1982; Shames, Wiig ve Secord, 1998).

Özlem AKGÜN, Konuşma ve Dil Patoloğu

03 Ağustos 2006

RRP (REKÜRREN SOLUNUM SİSTEMİ PAPİLLOMATOZİSİ) TEDAVİSİNDE BÖLGESEL CIDOFOVIR UYGULAMASI

RRP tedavisinde uygulanan tedaviye ek olarak bölgesel olarak injekte edilen cidofovir'in hastalığın tekrarlama süresi ortalamasını 102 günden 239 güne çıkardığı belirtilmektedir. Cidofovir'e bağlı ek bir sistemik ya da lokal komplikasyon bildirilmemiştir.

KULAK TÜPÜ SONRASI KULAK AKINTISI

Otolaryngology Head & Neck Surgery dergisi Temmuz 2006 sayısında yayınlanan bir makaleye göre kulak tüpü takılması sonrasında en sık görülen komplikasyon kulak akıntısıdır. Bu durumun değişik çalışmalarda %3 ila %74 arasında değiştiği bildirilmektedir. Profilaktik olarak kullanılan antibiyotikli damlaların bu durumu azalttığı üzerinde durulmaktadır.

14 Temmuz 2006

KEKEMELİK NASIL OLUŞUR?

Kekemeliğin nedeni ebeveynler kadar araştırmacıların da merak ettikleri ve hala kesin bir cevap bulamadıkları bir sorudur. Günümüzde kekemeliğin nedenlerine dair ileri sürülmüş pek çok farklı kuram vardır. Bunların hiçbiri kesin ve net bir şekilde kekemeliğin nedenini ortaya koyamamıştır. Ancak, kekemeliğin nedeninin psikolojik olmadığı bilimsel olarak kabul edilen bir gerçektir. Yani hiçbir çocuk, korktuğu ya da üzüldüğü için kekeme olmaz. Bu gibi duygusal durumlar, eğer çocukta genetik bir yatkınlık söz konusu ise (birincil derecede akrabalarında kekemelik öyküsü varsa) tetikleyici rol oynayabilir. Duygusal durumlar kekemeliğin şiddetini arttırır, fakat doğrudan doğruya kekemelin nedeni değildir. Öyle olsaydı aynı duyguları yaşan tüm çocukların kekeme olması gerekirdi! Kekemeliğin nedenini biyolojik ya da fizyolojik yapıdaki farklılıklarla, kişilik özellikleriyle veya birtakım şartlanma kuramlarıyla açıklamaya çalışan yaklaşımlar giderek popülerliklerini yitirmektedirler.

Günümüzde kekemelin nedenine ilişkin olarak yapılan çalışmalar giderek beynin çalışma sistemi üzerinde odaklanmaktadır. Akıcı konuşan bireylere kıyasla, kekemeliği olan bireylerin beyin aktivitelerinde ne gibi farklılıkların olabileceğini araştırmak üzere "positron emission tomography (PET)", "functional magnetic resonance imaging (fMRI)" ve diğer beyin görüntüleme tekniklerinden yararlanılmaktadır. Yapılan araştırmalarda, kekeleme anında sağ hemisferde ortaya çıkan sıra dışı aktivasyonun terapiyle ya da akıcılığı arttıran stratejilerle azaldığı ve temporal lobda yetersiz aktivasyon olduğuna ilişkin genel bir uzlaşma olduğu görülmektedir. Ancak, bulgular arasında önemli farklılıklar da bulunmaktadır (Ingham, 2003).
Özlem AKGÜN, Konuşma ve Dil Patoloğu