13 Kasım 2013
Larinks kanser öncesi lezyonları
Larinks kanser öncesi lezyonlarına ait bir makale sunumuma aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
https://app.box.com/s/gymzhn8nfd58tl0h4gwk
https://app.box.com/s/gymzhn8nfd58tl0h4gwk
07 Ekim 2013
Vokal Fold Lezyonlarının Genetik Tanımlanması: Lökoplaki ve Karsinoma
Laringeal
yassı hücreli karsinom (SCC) olgularında yaşam süresini belirleyen en önemli
faktör erken tanıdır. Hangi prekanseröz lezyonların daha çok risk içerdiğini
gösteren tanısal işaretleyiciler henüz bulunmamaktadır. Vokal fold
lökoplakilerinde malign transformasyon riski %8’dir. Risk altında olan
hastaların hangileri olduğuna dair bulgular henüz net değildir. Güncel olarak
kullanılan yöntem doku örneğinde displazi varlığını ve derecesini ortaya
koymaya yöneliktir. Örnekleme ve değerlendirme hatalara açıktır. Örnekleme
sırasında lökoplakisi olan hastaların %50’sinde displazi bulunmaktadır, ancak,
bunların bir kısmının yaşamlarının bir döneminde displazi geliştireceği de
aşikardır.
Geleneksel
tanı yöntemleri mükemmellikten uzaktır. Eğer hekim, takip etmeyi uygun görürse
ve riskli bir hasta takibe gelmezse ilerleyen zaman içerisinde agresif bir
tümör gelişebilir. Aksine, hekim radyoterapi ya da cerrahi önerirse, hiç bir
zaman larinks kanseri geliştirmeyecek bir olguda gereksiz bir laringeal hasar
oluşturulabilir.
Vokal
foldlarda tümörogeneze ilerlemenin genetik alt yapısı hakkında bilgilere sahip
olunması, güvenilir ve öngörüye olanak sağlayan tanı kriterleri oluşturulmasını
sağlayabilir. Genetik ekspresyon markerları kullanılarak keratotik kanseröz
olmayan lezyonların invaziv karsinomdan ayırt edilmesi hipotezine dayanan bir
çalışma yapılmıştır.
Hiçbirisnden
daha önce biyopsi alınmamış, klinik tanıları vokal fold lökoplakisi olan,
histopatolojik tanıları displastik olmayan keratotik epitel (ND) (n=7), displastik
keratotik epitel (DYS) (n=3), ve invaziv karsinom (CA) (n=7) olan hastalarda 84
adet kanser pathway geni ekspresyonu gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu
(RT-PCR) ile çalışılmıştır.
4 genin (Insulin-like growth factor 1 [IGF-1], Matrix
metalloproteinase 2 [MMP-2], S100 Calcium binding protein A4 [S100A4],
Ependymin related protein 1 [EPDR1]) DYS grubunda ND grubuna göre
istatiksel olarak daha fazla eksprese edildiği görülmüştür. IGF-1, 8,5 kat
artış ile ekspresyonu artan gendir.7 genin CA grubunda DYS grubuna göre daha
fazla (en önemlisi 47 kat artan MMP-1 genidir); 31 genin ise CA grubunda ND
grubuna göre yüksek oranda (en önemlisi 37 kat artan MMP-1 genidir) regüle
edildiği bulunmuştur.
Matriks
metalloproteinazları (MMP-1, MMP-2, MMP-9) ekspresyonunun grupları istatiksel
olarak ayırt etmek te olduğu ve hücre dışı matriks yıkımı ve anjiogenezin
arttırılmasını ifade ettiği görülmektedir. Genetik değişikliklerin bu şekilde
tanınması ile vokal fold tümör oluşumu hakkında ileride önemli tanısal kriterler ortaya
koyulabilir.
Barlett RS,
et al. Genetic characterization of vocal fold lesions: leukoplakia and
carcinoma. Laryngoscope 2012; 122(2):336-42.
24 Eylül 2013
Vokal Kord Lökokeratozu Klinik Sınıflaması ve Tedavisi
Vokal kord
lökokeratozu, erişkin laringeal papillom ve kronik hipertrofik larenjit ile
birlikte laringeal prekanseröz lezyonlar olarak kabul edilmektedir. Lökokeratoz
klinik bir tanımlamadır. Anormal epitelyal hipertrofi veya displazi nedeniyle
oluşan vokal fold epitelyal ya da keratotik tabakasında bir artışı ifade eder.
Lezyon vokal foldun bir bölümünde ya da tamamında görülebilir, derinliği çok
farklı olabilir. Tıbbi hikaye, etioloji, neden ve tutulum derinlikleri farklı
olduğundan tedavi ve prognozları da farklılık gösterir. Ma ve arkadaşlarının
bir yıl içerisinde tedavi edilen 360 lökokeratoz hastası içeren serleri ile
ilgili veriler şu şekildedir:
·
332
erkek, 28 kadın hasta
·
Yaş
aralığı 18-78 (ortalama 48)
·
Semptomlar:
Ses kısıklığı %91, yabancı cisim hissi %9; süresi 1-36 ay
·
60
olgu bilateral, 29 olguda yerleşim ön komissürde
·
21
olgu konservatif tedavi (fonasyon kısıtlaması, oral antiinflamatuar ajanlar,
oral antiasitler ve budenoside), takip aylık olarak lezyon ortadan kalkana
kadar uygulanmıştır.
·
339
hasta cerrahi ile tedavi edilmiştir; asıl lezyonun karşısında yer alan
lökokeratoz için submukozal kordektomi, tip II ve III sulkus ile birlikte olan
lökokeratozlar için mukozal dilimleme ve tarama, bilinen bir nedene bağlu
olmayan lökokeratozlar için parsiyel subligamental veya transmuskuler
kordektomi uygulanmıştır. Takip ilk yıl her ay, ikinci yıl iki ayda bir
yapılmıştır.
Hikaye, video
görüntü ve mikroskopik morfolojilerine göre lezyonlar 4 gruba ayrılmıştır:
Tip I – inflamatuar
lökoplaki (#21, %6): Bilateral, beyaz membran benzeri görünüm, 2 hafta – 2 ay
arası hikaye; ÜSYE, aşırı öksürük, aşırı alkol kullanımı, sesin aşırı
kullanımı, ani başlangıçlı ve belirgin ses kısıklığı ile birlikte. Yaklaşık 2
aylık konservatif tedavi ile belirtiler belirgin şekilde düzelir.
Tip II – friksiyonel polip
(#76, %21): Polibin karşısındaki kordda unilateral, sınırlı, lokal mukozal
kalınlaşma ile karakterize.
Tip III – sulkus vokalis (#68,
%19): Aynı yönde bulunan tip II veya III sulkus vokalis ile birlikte. Bu vokal
fold üzerinde değişik derinlik ve uzunlukta yarıklar vardır ve lezyonların
tabanı yarığın dibinden verrüköz, anguler veya eğimli olarak çıkar.
Tip IV – basit lökokeratoz
(#195, %54): Mukozaya sınırlı olabilir ya da submukozaya uzanabilir. Yama gibi,
verrüköz veya papiller olabilir. Sınırlı olabilir veya tüm kordu tutabilir.
Tip I lezyonu
olan olguların tamamı 2 ay içerisinde konservatif yöntemle iyileşmiştir.
Tip II
lezyonlara submukozal rezeksiyon yapılmıştır, tip III lezyonlara mukozal
dilimleme tedavisi uygulanmıştır. Tip IV lezyonların 162’sine subligamental, 33’üne
transmuskuler kordektomi uygulanmıştır. 31 olguya 3-12 ay sonra tekrar cerrahi
uygulanmıştır. Tek cerrahi ile kür oranı %91’dir. Tüm olgularda kanser görülme
oranı (22/360) %6,1; cerrahi olan olgularda (22/339) %6,5; tip I-III
lezyonlarda %0, tip IV lezyonlarda (22/195) %11’dir.
Tip II ve III
lezyonların cerrahisi sonrası bir ay kadar süren mukoza konjesyonu, iki ay
kadar süren psödomembranöz materyal izlenmiştir. Mukozal dalga hareketinin en
iyi haline dönmesi yaklaşık 2 ay almıştır. Tip IV lezyonların son halini alması
6 ay kadar sürebilmektedir.
Patolojik
spesimenler WHO intraepitelial vokal kord lezyonları sınıflamasına göre değerlendirildiğinde,
ilk cerrahi sonrası, olguların %20’sinde basit hiperplazi, %42’sinde hafif displazi,
%29’unda orta derecede displazi, %7’sinde ağır displazi ve %3’ünde carcinoma in situ belirlenmiştir. Ağır displazi
bulunan olguların yarıdan fazlası (13/22) ikinci cerrahi sonrası yassı hücreli
karsinom tanısı almıştır.
Ma LJ, Wang J, Xiao Y, Ye JY, Xu W, Yang
QW. Clinical classification and
treatment of leukokeratosis of the vocal cords. Chin Med J
(Engl). 2013 Sep;126(18):3523-7. PubMed PMID: 24034102.
Doç.Dr. Haldun OĞUZ – www.haldunoguz.com
Kronik ya da Tekrarlayan Orta Kulak Enfeksiyonları olan Çocuklarda Biyofilm Oluşturan Bakterilerin Adenoid Üzerindeki Topografik Dağılımı
Bakteriyal biyofilmlerin akut ve
kronik orta kulak enfeksiyonları da dahil üst solunum yolu hastalıklarında
önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Bu durum antibiyotik direnci ve
tekrarlayan enfeksiyonlara yatkınlık yaratmaktadır. Kronik ya da tekrarlayan
orta kulak enfeksiyonları olan çocuklarda nazofarinksin dirençli bakteriyal
biyofilmler için bir rezervuar görevi gördüğü bilinmektedir. Daha önceki
çalışmalar, tekrarlayan akut otitis media (AOM) geçiren çocuklarda normallere
göre daha fazla nazofarinkste biyofilm oluşturan otopatojen bulunduğunu ortaya
koymuştur. Eskiden efüzyonlu otitis media (EOM), steril bir inflamasyon olarak
düşünülürdü. Ancak, bakteriyal biyofilmler uzun süreli efüzyonlu otitis mediası
bulunan çocuklarda orta kulak mukozasında da gösterilmiştir.
Elektron mikroskopik çalışmalar,
tekrarlayan akut otitis medialı çocuklarda biyofilmlerin adenoid (geniz eti) üzerindeki
mukozanın neredeyse tamamını kapladığını göstermektedir. Hipertrofiye uğrayan
adenoidler Eustachi tüpü (ET) ostiumunda kronik tıkanıklık yaratarak orta kulak
ventilasyonunun bozar, ET ve orta kulağa bakterilerin periyodik olarak yayılmasına
yol açar.
Torretta
ve arkadaşlarının yaptığı çalışmaya göre bir yıl süre ile ameliyat edilen
45 çocuk hastadan birisi nazofarinks çatısı (NC), ikisi ET ostiumlarından olmak
üzere 3’er adet toplam 135 adenoid biyopsisi alınmıştır. Hastaların yaşları 4
ile 13 arasında değişmektedir ve medyan yaş 7’dir. Hastaların ameliyat
endikasyonu tekrarlayan AOM veya persistan EOM’ye neden olan kronik
adenoidittir. Kronik adenoidit tanısı adenoid hipertrofisinin yanı sıra devam
eden nazofaringeal inflamasyon veya enfeksiyon [6 ay içerisinde antibiyotik
tedavisi gerektiren 3 ya da 12 ay içerisinde antibiyotik tedavisi gerektiren 4 adenoidit
atağı], akut inflamasyon bulgusu olmaksızın adenoid yüzeyini kaplayan persistan
mukus sekresyonunun ve/veya persistan orta kulak efüzyonunun 3 aydır bulunması,
ve/veya tekrarlayan AOM [6 ay içerisinde 3 ya da 12 ay içerisinde 4 adenoidit
atak] ile koyulmaktadır. ET ve NC örneklerinde en çok üretilen bakteri
Staphylococcus aureus iken her iki örnekte de Moraxella catarrhalis ve
Streptococcus peneumonia ile takip edilmektedir. Oransal olarak Staphylococcus
aureus NC’de daha çok üretilirken, Moraxella catarrhalis ve Streptococcus
peneumonia ET’de daha fazla üretilmiştir. Ancak, bu farklar istatiksel olarak
anlamlı düzeyde değildir.
ET örneklerinde (%72), NC’na
(%53) göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla biyofilm üreten bakteri
üremiştir. Her iki bölgeden elde edilen bakterilerin çoğunluğunun biofilm
üretme kapasitesi zayıf olan gruptan olduğu belirlenmiştir (ET için %59, NC
için %58). Polimikrobial biofilmlerin ET bölgesinde (%19) NC’ye (%8) göre daha
fazla olduğu görülmüştür.
Bu çalışma, adenoid alt bölgeleri
arasında bakterilerin dağılımı ve tespit edilen bakterilerin biyofilm üretme
kapasiteleri hakkındaki ilk çalışmadır. Biyofilm oluşturan bakterilerin tam
eradikasyonu için adenoidlerin tam olarak çıkarılması gerekmektedir. Bu nedenle
kör cerrahi teknik yerine doğrudan intraoperatif görüntüleme tercih edilerek ET
ağzına yakın bölgelerdeki adenoid dokusu da temizlenmelidir.
Torretta, SaraDrago, LorenzoMarchisio,
PaolaGaffuri, MicheleAlessandro Clemente, IgnazioPignataro, Lorenzo. "Topographic
Distribution of Biofilm-Producing Bacteria in Adenoid Subsites of Children With
Chronic or Recurrent Middle Ear Infections." Annals Of Otology, Rhinology
& Laryngology 122,
no. 2 (February 2013): 109-113. Psychology and Behavioral Sciences Collection, EBSCOhost (accessed
September 18, 2013)
Doç.Dr. Haldun OĞUZ – www.haldunoguz.com
23 Ağustos 2013
Boğaz Reflüsü
BOĞAZ REFLÜSÜ (REFLÜ LARENJİT – LARİNGOFARİNGEAL REFLÜ) Nedir?
Mide, kendisine gelen yiyecekleri sindirebilmek için asit salgılar. Yemek borusu ve midenin birleştiği bölgede bir grup kas, bir kapakçık sistemi gibi davranarak asitli sıvının mide dışına çıkmasına engel olmaya çalışır. Mide içerisinde asitli sıvının geriye yani yemek borusu ve daha yukarısında yer alan boğaz, gırtlak bölgesine geri kaçışına “Boğaz Reflüsü (Reflü Larenjit – Laringofaringeal Reflü) adı verilir. Reflüye bağlı oluşan şikayetler ya asidin doğrudan etkisine, ya da boğaz çevresindeki dokuların aside verdiği cevaba bağlıdır.
BOĞAZ REFLÜSÜ (REFLÜ LARENJİT – LARİNGOFARİNGEAL REFLÜ) olan hastalar hangi şikayetlerle doktora başvururlar?
En sık görülen şikayetler boğazda takılma (birşey varmış, yutamıyormuş gibi olma) hissi, ses kısıklığı, yutma sırasında ağrı, boğazda yanma, ağıza acı su gelmesi, göğüs ortasında ağrı, yemek yedikten sonra öksürük, sık boğaz temizleme, hazımsızlık hissi olabilir. Birçok farklı şikayet bu şikayetlere eklenebilir.
BOĞAZ REFLÜSÜ (REFLÜ LARENJİT – LARİNGOFARİNGEAL REFLÜ) olan hastaların bu durumdan korunmak için alabileceği önlemler nelerdir?
Reflüden korunmada etkili olabilecek ana yöntemler şöyle sıralanabilir. Kilo almamak, optimum kiloyu korumak, karın bölgesini aşırı sıkan kıyafetlerden kaçınmak, yemeklerden hemen sonra yatmaktan kaçınmak, yemeklerden hemen sonra egzersiz yapmamak, eğilip kalkmamak, stresten kaçınma ile ilgili önlemler almak, aspirin gibi mideyi irrite edici ilaçları dikkatli ve doğru dozda kullanmak, karın solunumunu öğrenmek ve gün içerisinde uygulamak, gece uyumadan yaklaşık 3 saat öncesinde su dışında hiçbir şey tüketmemek, yağlı – asitli – alkollü – domates soslu yiyeceklerin tüketimini sınırlamak.
BOĞAZ REFLÜSÜ (REFLÜ LARENJİT – LARİNGOFARİNGEAL REFLÜ) olan hastaların tanısı nasıl ve kim tarafından koyulur, nasıl tedavi edilir?
Reflü şikayetleri birçok başka hastalık tarafından da oluşturulabildiğinden, reflü şikayetleri olan hastanın bir Kulak Burun Boğaz hekimi tarafından muayene edilmesi gerekir. Hastalık, tanısı koyulduktan ve diğer hastalıklarla ayırıcı tanısı yapıldıktan sonra, ilaç tedavileri ve ilaca dirençli nadir olgularda cerrahi yöntemlerle tedavi edilir.
03 Temmuz 2013
Ses Hastalıkları ve Dünya Ses Günü
Ses Hastalıkları ve Dünya Ses Günü konulu TV programı: ow.ly/mC0Dt
15 Mayıs 2013
Ses Bozukluklarında Doğrudan ve Dolaylı Ses Terapisi Bölümlerinin Dağılımı
Davranışsal bir yöntem olan ses
terapisi (ST)nin geçerliliği ve etkinliğinin kanıta dayalı olarak ölçülmesi
gerekmektedir. Çok parçalı ses terapilerinin rakamsal olarak nasıl
raporlanabileceği konusunda güncel bilgi akışında bir kesinti
bulunmaktadır.
Gardner-Schmidt ve ark.
tarafından yazılan ve Journal of Voice Mart 2013 sayısında yayınlanan makalede
(tam metin) sık
görülen ses problemlerinde dil ve konuşma bozuklukları uzmanlarının (DKBU)
davranışsal terapi stratejileri araştırılmıştır.
Her bir ses problemi için
uygulanabilecek “reçete” şeklinde bir ses terapisi yöntemi bulunmamaktadır.
DKBU, çok değişik terapi seçenekleri içerisinden seçtiği değişik teknikleri
bireyselleştirerek uygulamaktadır. Bunun nedeni, tıbbi rahatsızlıkları aynı
olsa da (nodül gibi) hastaların kullandığı ses mekanizmalarının farklılık arz
edebilmesidir.
Günümüze kadar yayınlanmış çok
değişik doğrudan ses terapisi yöntemleri mevcuttur: Vokal fonksiyon
egzersizleri, Genel rezonan ses terapisi, Lessac-Madsen rezonan ses terapisi,
Gizli ses tekniği, Germe ve akım fonasyon, Akım fonasyon, Vurgu yöntemi,
Laringeal masaj, Manuel sirkumlaringeal terapi, Fasilite edici teknikler, Yarı
kapalı vokal trakt, ... gibi. Bahsedilen değişik yöntemler yakından
incelendiğinde, bu yöntemlerin rezonans, hava akımı veya dijital manipülasyonu
hedeflediği görülmektedir.
Ses terapilerinin etkinliği
konusunda güncel literatür incelendiğinde, doğrudan yöntemlerin dolaylı
yöntemlerden daha etkin olduğu görülmektedir.
İki dolaylı yöntemi karşılaştıran
bir çalışmada, amplifikasyon grubunun ses hijyeni grubuna göre ses handikap
endeksi (SHE) skorlarında daha fazla düşme gösterdiği görülmektedir. Aynı grup
tarafından yapılan, amplifikasyon (dolaylı ST yöntemi) ile rezonan ST ve
solunum kaslarının yeniden eğitiminin (doğrudan ST yöntemleri)
karşılaştırıldığı bir çalışmada, ampilfikasyonun daha etkin olduğu görülmüştür.
Sadece dolaylı ST alanlar ile
dolaylı ve doğrudan (ikili) ST’sini birlikte alan fonksiyonel disfonili
hastaları karşılaştıran bir çalışmada dolaylı ST grubunda %46, ikili grupta %93
oranında ses kalitesinde düzelme tespit edilmiştir.
İngiltere’de yapılan ve 163
DKBU’nın katıldığı bir çalışmada değişik ses problemleri için 2 dolaylı (ses
hijyeni ve yaşam şekli uygulamaları) ve 8 doğrudan (postür, relaksasyon,
solunum desteği, rezonans, optimal perde, projeksiyon, sert glotal atakların
azaltılması ve kuvvetli ses kıvrımı addüksiyonu) ST yöntemi içerisinden uygun
tedavi stratejilerini seçmeleri istenmiştir. Dolaylı yöntemler konusunda fikir
birliği varken, doğrudan yöntemler üzerinde bir uzlaşma bulunmadığı
görülmüştür.
Sellars tarafından yapılan bir
çalışma ile, ST için kullanılan zamanın 2/3’ünün dolaylı yöntemler ile geçtiği
bildirilmiştir.
Bu çalışmada şu sorulara cevap
aranmaktadır: [1] DKBU, dolaylı ve doğrudan yöntemler için zamanını hangi
oranda kullanmaktadır? [2] Değişik ses hastalıkları için dolaylı ve doğrudan ST
için ayrılan zamanlar arasında fark var mıdır?
Çalışmaya prospektif olarak, 1-30
yıl deneyimli 6 DKBU tarafından uygulanan, ortalama 45 dakika süren, her birisi
her hastanın ihtiyacına göre şekillendirilen, 1461 hasta görüşmesi dahil
edilmiştir. Her hasta ile ilgili ilk görüşme çalışma harici tutulmuştur. Bu
amaçla o tarihlerde veritabanından en sık yer alan 5 ses problemi çalışılımış:
(1) Membranöz kısım ortasında yer alan lezyonlar [434 görüşme], (2) Birincil
kas gerilim disfonisi (KGD) – fonksiyonel afoni [533 görüşme], (3) Ses kıvrımı
atrofisi [257 görüşme], (4) Tek taraflı ses kıvrımı hareketsizliği [86 görüşme],
(5) Ses kıvrımı skarı [151 görüşme]. DKBU’larının 8’i dolaylı, 4’ü doğrudan
yöntemlere ait 12 ana bölümü, uyguladıkları ST zamanının içerisinde
kapladıkları yere göre % olarak görüşmeden hemen sonra oranlamaları istenmiş.
12 bölüm şunlardan oluşmakta imiş:
·
Hidrasyon
·
LFR – diyet modifikasyonu
·
Çevresel modifikasyonlar
·
Anatomi – fizyoloji eğitimi
·
Germe ve gevşemeler
·
Motivasyon
·
Psikosoyal konular
·
Ev ödevi hazırlama
·
Rezonan ses
·
Akım fonasyon
·
Sohbet konuşmasına geçiş çalışmaları
·
Doğrudan manipülasyon
Sonuç olarak, tüm ses
bozuklukları için zamanın yaklaşık %20’si dolaylı, %80’i doğrudan yöntemlere
ayrılmıştır. Dolaylı yöntemler gruplar arasında analiz edildiğinde; çevresel
önlemlere skar, lezyon ve KGD için hareketsizlikten ve lezyonlar için atrofiden
daha çok zaman ayrıldığı; psikososyal konulara KGD’lerde lezyonlardan daha çok
zaman ayrıldığı; ev ödevi hazırlamaya atrofide skardan çok zaman ayrıldığı
görülmüştür. Farklı ses bozuklukları için DKBU’larının kullandığı doğrudan
yöntemler birbirine çok benzemektedir. Doğrudan yöntemler gruplar arasında
analiz edildiğinde konuşmaya geçiş sürecine lezyonlarda atrofiden, KGD ve
lezyonlarda hareketsizlikten, lezyonlarda KGD’den çok zaman ayrıldığı
görülmüştür. Burada bahsedilmeyen doğrudan ve dolaylı yöntem alt alanları
arasında patolojilere göre farklılık bulunmamıştır.
Kaynak:
Gardner-Schmidt JL, Roth DF, Zullo TG, Rosen CA. Quantifying Component Parts of Indirect and Direct Voice
Therapy Related to Different Voice Disorders. J Voice 2013; 27(2):210-6:
tam metin .
Doç.Dr.
Hâldun OĞUZ
+90 533 823 87 34
+90 553 251 09 82
07 Mayıs 2013
Feminizasyon Laringoplasti
Çalışmanın amacı, erkekten kadına cinsiyet değişimi
hastalarında uygulanan feminizasyon laringoplasti cerrahisi sonucunda ortaya
çıkan perde değişikliğini analiz etmektir.
Erkek ve kadın sesini birbirinden ayıran parametrelerden
birisi konuşma temel frekansıdır. Cinsiyet değişikliklerinden sonra ses
terapisi ile ya da bireyin kişisel çabaları ile istenen perdede ses çıkarılmaya
çalışılmakta, ancak bu ciddi bir efor gerektirmekte ve larinks kaslarında aşırı
gerginlik ile sonuçlanmaktadır. Birey, her konuşmaya başlamasından önce sesi
hakkında düşünmekte; yorulduğunda eski perdedeki sesine dönmek zorunda
kalmakta, gülmek, öksürmek ve boğaz temizlemek gibi doğal insani reaksiyonlar
sırasında ise zorlanmaktadır.
Daha önceki çalışmalara göre ideal tipik temel frekans erkekler
için 107-132 (aralık 80-165) Hz, kadınlar için ise 196-224 (aralık 145-275) Hz’dir.
145-165 Hz aralığındaki seslerde sadece temel frekans ile bireyin cinsiyeti
hakkında bilgi edinilememektedir.
Dacakis, 181 Hz’lik temel frekansa sahip hastaların dahi
erkek olarak algılanabildiklerini, cinsiyet algısı için belirleyici olanın
sadece temel frekans değil, temel frekans, temel frekans aralığı, tonlama ve
rezonans arasındaki etkileşimin olduğunu ifade etmektedir.
Bu çalışmada kullanılan cerrahi teknik:
·
Tiroid kıkırdaktan vertikal, anterior bir segment
(10-14 mm genişlikte) çıkarılır.
·
Yalancı ve gerçek ses kıvrımları anteriorda orta
hatta kesilir.
·
Her iki yalancı ses kıvrımı anteriordan 3-6 mm
kesilir.
·
Her iki ses kıvrımının membranöz kısımının
yaklaşık yarısı tam kat kesilir.
·
Kalan dokular yeni bir anterior komissür
oluşturacak şekilde sütüre edilir.
·
Tiroid kıkırdak, üst kısmına yerleştirilen
sütürlerle hyoid kemiğe asılır.
Çalışmaya on yıllık bir süreçte ameliyat edilen 94 olgu dahil
edilmiş. Bunlardan postoperatif ses sonuçları bulunan 76’sı değerlendirmeye
alınmış. 76 olgunun 22’sine sadece laringoplasti, 54’üne ise laringoplasti ile
birlikte tirohyoid yaklaştırma uygulanmış. 2 haftalık ses istirahati
uygulanmış, hastalara 3 ve 6. günlerde kontrol muayenesi yapılmış. Ses
kayıtları birinci ayın sonunda yeniden alınarak değerlendirilmiş. Olguların yaş
ortalaması 42 (aralık 22-69). Sadece laringoplasti olanların takip süresi ortalama
116, laringoplasti + tirohyoid süspansiyon olgularının ise 50 hafta imiş.
Her iki grupta da ortalama temel frekans 139 Hz’den 196 Hz’e
çıkmış. Ayrıca temel frekans aralığı bas tonlarda belirgin olmak üzere
daralmaktadır. Tiroid kıkırdak anteriorundan çıkarılan şerit sayesinde kozmetik
bir cerrahiye de ihtiyaç kalmamaktadır.
Thomas JP, MacMillan C. Eur Arch Otorhinolaryngol doi: 10.1007/s00405-013-2511-3
Sistemik Lupus Eritematozus ve Tek Taraflı Ses Kıvrımı Paralizisi
Sistemik lupus eritematozus (SLE), otoimmün, multisistem tutulumu ile tanımlanan bir hastalıktır. Her yaş ve cinsiyette görülebilmesine rağmen, daha sık olarak 10-50 yaş arasındaki kadınlarda görülür. SLE’nin laringeal bulguları genellikle ses kıvrımı ödem ve ülserleri ile karakterizedir. Nadiren, genellikle rekürren laringeal sinir tutulumuna bağlı olan, ses kıvrımı paralizisi görülebilir. Laringeal bulgular çoğunlukla steroid tedavisinden fayda görür. Makalenin tam metni için lütfen tıklayınız: http://nemj.neu.edu.tr/sistemik-lupus-eritematozus-ve-tek-tarafli-ses-kivrimi-paralizisi/
19 Mart 2013
Rinosinüzit tedavisinde burun içi steroid kullanımı
Rinosinüzit (RS), burun ve
paranazal sinüs mukozasının inflamasyonudur. Birisi burun tıkanıklığı ya da
burun akıntısı (öne ya da arkaya) olmak üzere en az iki semptom bulunmalıdır.
Diğer semptomlar, yüzde ağrı ya da basınç hissi ve koku duyusunun azalmasıdır. Başağrısı görülebilir.
Larinks ya da trakeanın irritasyonuna bağlı disfoni ve öksürük görülebilir.
Sistemik tutulum ve ateş ile birlikte halsizlik, sersemlik ve ciddi olabilecek
komplikasyonlar görülebilir. Endoskopik
olarak polip, başta orta meatusta olmak üzere mukopürülan akıntı, öncelikle
orta meatusta olmak üzere ödem ve mukozal tıkanıklık; bilgisayarlı tomografi
ile osteomeatal kompleks (OMK) veya sinüslerde mukozal kalınlaşma görülebilir.
Rinit, genellikle sinüzit ile
birlikte bulunur. Hastalığın ciddiyeti en iyi 0-10 arasında puanlanan bir
görsel analog skala ile değerlendirilebilir. 5’in üzerindeki sonuçların
hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkilediği düşünülür.
Akut rinosinüzit (ARS),
hastalığın 12 haftadan kısa sürdüğü ve tam olarak iyileştiği durumlar için
kullanılan tanımdır. Soğuk algınlığını takiben 5 günden sonra veya 10 günden
uzun 12 haftadan kısa süren semptomlarla görülebilir. Semptomlar 12 haftadan
uzun sürdüğünde polipli veya polipsiz kronik RS (KRS) tanısı koyulur.
RS’in nedenleri çok sayıda
olabilir: Virüsler, bakteriler, anatomik anormallikler, polipozis, aspirin
duyarlılığı (Samter üçlüsü) ve astım gibi.
Polipler genellikle OMK gevşek
bağ dokusundan kaynaklanır ve çoğunlukla eozinofiliktir. Histolojik sınıflaması
şu şekildedir:
Tip 1: Eozinofilik ödematöz tip
Tip 2: Kronik inflamatuar (fibrotik) tip
Tip 3: Seromusinöz gland tipi
Tip 4: Atipik
stromal tip
Poliplerin klinik-endoskopik
sınıflaması ise şöyle yapılır:
Tip 1: Antrokoanal
Tip 2: Büyük, izole polip
Tip 3: KRS ile ilişkili polip [eozinofil dominant olmayan,
hiperreaktif hava yolu sendromları ile ilişkisiz]
Tip 4: KRS ile ilişkili polip [eozinofil dominant]
Tip 5: Spesifik hastalıklar ile
ilişkili polip [kistik fibrozis, nonalerjik rinit, malignite]
Nazal polipozis, belirgin oranda
artmış eozinofiller, Th2 tipi lenfositler, fibroblastlar, goblet hüzreleri ve
mast hücreleri ile karakterize kronik inflamatuar bir hastalıktır. Bazı
hastalarda eş zamanlı alerjik rinit olsa da ARS ve KRS’nin alerji ile ilişkisi
net olarak tanımlanmamıştır. Çalışmalar ayrıca IL-13, timus ve aktivasyon ile
regüle olan kemokin ve IgE sentezinin lokal olarak arttığını, Staphylococcus aureus enterotoksinlerine
spesifik IgE oluştuğunu göstermektedir.
ARS’in genellikle bakterial bir
enfeksiyon olduğu düşünülmektedir. Çocuklara yazılan reçetelerin %9’u ve
erişkinlere yazılanların %21’i sinüzit içindir. Sinüzit, en sık antibiyotik
reçete edilen 5. hastalıktır. Aslında ARS’lerin %60’ı bakteriyaldir ve çoğu
spontan olarak iyileşir. İzole edilen bakteriler arasında en sık görülenler Streptococcus pneumonia, Haemophilus influenza, Bacteroides fragilis ve Moraxella catarrhalis sayılabilir.
Kistik fibrozis, primer immünyetmezlik, AIDS, sigara kullanma ve hipotiroidizm
gibi bazı durumlar da ARS ya da KRS’ye yatkınlık yaratabilir.
ARS genellikle amoksisilin veya
penisilin ile 10-14 günde tedavi edilebilir. Antibiyotiklerle kür oranı %82,
plasebo ile ise %69 düzeyindedir. Penisilin ile karşılaştırıldığında yeni
antibiyotiklerden sefalosporinler, makrolidler ya da minosiklinin bir üstünlüğü
saptanmamıştır.
Sinüzit hastalarında mometazon
furoat nazal spreyin (MFNS) amoksisilin ve plaseboyla karşılaştırıldığı bir
çalışmaya 12 yaşından büyük 981 hasta dahil edilmiştir. Hastalar 200 mikrogram
mometazonu 15 gün süreyle günde bir ya da iki kez, 500 mg amoksisilini 10 gün
süreyle günde 3 kez kullanacak veya plasebo alacak şekilde randomize
edilmiştir. Günde iki kez uygulanan MFNS’nin plasebodan ve amoksisilinden üstün
olduğu gösterilmiştir. Günde bir kez uygulama ise amoksisiline üstün değildir.
KRS’in etiolojisi tam olarak
anlaşılmamıştır. Bakterilerin rolü net olarak tanımlanmamıştır, antibiyotiklere
cevap zayıftır. KRS’e immunolojik yanıt karmaşık ve değişkendir. KRS’de doku
eozinofilisi görülebilir. KRS’nin şiddeti, prognozu ve polip gelişimi ile
ilişkilidir. KRS’de görülen hücresel elemanlar arasında
eozinofiller/nötrofiller, mast hücreleri, makrofajlar, lenfositler sayılabilir.
Önemli mediatörler ise IL-1, IL-8, Il-6, TNF-α, IL-3, GM-CSF, ICAME-I, MPO, eozinofilik
katyonik protein, kemokinler (RANTES ve eotaksin) ve lökotrien resptörlerinin
yukarı regülasyonu sayılabilir. Bu birçok inflamatuar mediatörün yapımı
steroidlerce azaltıldığından, steroid tedavisi araştırılmaya değerdir.
Glukokortikoidlerin klinik etkinliği hava yolundaki eozinofil infiltrasyonunu
azaltmalarına, eozinofil viabilitesini ve aktivasyonunu önlemelerine
bağlanabilir.
EPOS’a göre RS’de kortikosteriod
endikasyonları şunlardır:
·
ARS
·
Rekürren ARS’de profilaktik tedavi
·
Nazal polipli yahut polipsiz KRS
·
Nazal polipli yahut polipsiz KRS’in postoperatif
tedavisi.
Nazal polipsiz KRS tedavisinde
intranazal steroidlerin faydalı olduğuna dair veriler artmaktadır. Lavigne’in
çalışmasında alerjik KRS hastalarında 3 haftalık bir budesonid tedavisi ile
toplam burun semptom skorları %50 oranında azalmıştır. Lund’un nazal polipsiz
KRS hastası 134 olgu ile yaptığı çift-kör, plasebo-kontrollü randomize
çalışmada 20 haftalık intranazal budesonid ile hem semptom skorları hem de
inspiratuar nazal akımda düzelme görülmüştür. Meltzer’in yaptığı bir çalışmada
antibiyotik tedavisine eklenen günde iki kez 400 mikrogram MFNS ile toplam
semptom skoru ve inflamatuar
semptomlarda anlamlı azalma bulunmuştur.
Nazal polipsiz KRS tedavisinde oral
steroidlerin etkinliğini gösteren çalışma bulunmamaktadır.
Nazal polipli KRS tedavisinde ise
intranazal ve oral steroidlerin kullanımı ile ilgili çok sayıda çalışma
bulunmaktadır.
Holmberg’in yaptığı bir çalışmada
26 hafta süre 400 mikrogram flutikazon propionat (FP) ve 200 mikrogram
beklometazon dipropionat tedavileri ile plaseo karşılaştırılmıştır. Her iki
grupta hem semptom skorları hem de inspiratuar nazal akımda plaseboya göre
anlamlı derecede düzelme görülürken, iki grup arasında fark görülmemiştir. Keith’in
yaptığı aynı dozda FP ile plaseboyu karşılaştıran 12 haftalık çalışmada
poliplerin küçülmesi anlamlı düzeyde değil iken, burun tıkanıklığı ve inspiratuar
nazal akımda anlamlı iyileşme saptanmıştır.
ARS’de oral antibiyotikler ve
topikal steroidlerin kullanımının etkinliği kanıtlanmıştır. Oral steroidlerin
ağır ARS’de ağrıyı azaltmak için etkisi kanıtlanmıştır.
Nazal polipli KRS’de topikal veya
oral steroidlerin etkinliği ile alerijk olgularda oral antihistaminiklerin
etkinliği kanıtlanmıştır.
Potter PC, Pawankar R. WAO
Journal 2012; 5:S14-7.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
